Cumartesi, Ağustos 14, 2010

Porno Savaş





Time dergisi savaş pornografisi yapmakla suçlanıyor.

-

Resimdeki kapak Ayşe adında on sekiz yaşında bir Afgan kıza ait. Şer-i meseleler ile Taliban tarafından burnu kesildiği iddia ediliyor ve artık kendisi yalnızca bir trajedi konusu değil, aynı zamanda bir de medya meselesi...

Haberin ana başlığı "What happens if we leave Afghanistan?"
Yani "Afganistan'dan çıkarsak neler olur?"

Kapaktaki kızcağızla ilgili Time'da Aryn Baker tarafından kaleme alınmış yazının genel içeriği malum: Afganistan'da kadınların çektikleri ve dolayısılya "Taliban".

Görme kabiliyetinde sorun olmayanlar için de Time'ın bunu kapak yapması açık bir ifade yaratıyor: "Savaş mı? Ne savaşı? Kadınların burnunu kesiyorlar ve sen hala savaş diyorsun!" mesajı.

Lafı pornografiye getirmeden önce eklemem gereken başka bir şey var.
Bu haberle ilgili Savaş Pornografisi tabiri daha öncesine dayanıyor, amma, New York Observer gazetesi işin başka bir boyutunu daha öne çıkarmış.
Aryn Baker'ın kocası Afganistan'da IT sektöründe yer alan oldukça nüfuslu ve yabancı yatırımcılarla sıklıkla iş yapan bir kişiymiş.
Dolayısıyla Aryn Baker savaş karşıtı olmayıp, savaşı haklı çıkaran haberler yapmakla kâr ediyor, kazanç sağlıyormuş.
Bu da iddia edilene göre Savaş Pornografisine bir kanıtmış.

-

Fear Mongering, diyorlar Time'ın yaptığı bu işgüzar haberler için. Yani "Korku Tüccarlığı"...

Peki ya durum gerçekten de böyle mi?

-

Afganistan.

Benim için Afganistan Cinnah Caddesi ile Hava Sokak'ın köşesinden ibaret değil elbette ki ama size şunu söyleyeyim, basit bir güzergâh bile bir şeyler anlatabiliyor.

Hava Sokağın altındaki evime gidebilmek için bir üst sokaktan yani Afganistan Büyükelçiliğinin bulunduğu sokaktan geçmem gerekiyor.
NATO kuvvetlerinin Afganistan'a atladığı 2001 yılından beri o noktada değişik pek çok şey ile karşılaştım. İçlerinden en uyarıcı olanı ise İşgal'in ilk zamanlarında bir gün Afganistan Elçiliğinin bayrağı olmadığını görmem oldu.

İlkokuldayken öğretmenimiz şöyle bir laf etmişti: "Bir ülkede göklerde bayrağının dalgalanması o ülkenin bağımsızlığına işarettir."
Evet ilkokuldaydım ve kusura bakmayın rüzgarsız günlerde oldukça üzgün olurdum.
Ciddiyim.
Yani başımı kaldırıp bir bayrak direğine baktığımda şayet o bayrak orada dalganmıyorsa "ya, şimdi yani biz, tam olarak, bağımsız değiliz." diye içimden geçirir, halimize üzülürdüm.

Tabi yıllar geçti ve bağımsızlığın rüzgarla alakalı olmadığını; tamamiyle, ülke öz kaynaklarında var olan ekonomik potansiyelinizin bizim tarafınızdan kullanılıp kullanılmadığı gerçeğiyle alakalı olduğunu öğrendim. (bkz: özelleştirilip rüzgara satılmak)

Yine de düşünün bir kere, bilinçaltım bir ülkenin en büyük değerini bayrağıyla özdeşleştirmiş halde ve komşum olan elçilik bir mezarlık kadar sessiz, bayrak direği ise çöller gibi ıssızdı...

Bir sorun vardı.

Dünyanın orta yerinde bir ülkenin bağımsızlığı elinden alınmıştı ve bütün savaş haberlerine rağmen ortalık sessizdi.

-

Burada savaşı ya da savaşmamayı haklı çıkarmaya çalışmıyorum.
Aryn Baker'ın makalesini okudum, o da böyle bir şey yapmaya çalışmıyor.
Ancak, Time'ın meselesi ise farklı olabilir; çünkü Time bir güç odağı ve güç odakları toplumsal bilinçaltını dürtüklemeden konumlarını koruyamazlar.
(denge meselesi.)

Bu yüzden, evet, Fear Mongering, Korku Tüccarlığı... bir gerçek.
Çünkü;

Savaş'ın çıkaranlar tarafından ne kadar kârlı bir iş olduğunu artık hepimiz biliyoruz. Hele o savaşın ertesinde bir de girdiğiniz ülkeyi yeniden inşa etmeye başlamışsanız köşeyi bin defa dönersiniz.
(Yıldız Teknik Üniversitesi Makine Mühendisliği mezunu olan babam hep der: "Bizim dönemden mezun olanlar arasında makine ile uğraşanlar pek bir şey yapamadılar ama aralarından inşaat sektörüne kayanların hepsi ihya oldu." Çevrenizdeki müteahitlere bir bakın lütfen...)

Bu yüzden birileri zenginliğini korumak, zenginliğini arttırmak istiyor ve savaş sayesinde de bu işi yeterince başarılı bir biçimde yürütüyor.
Bir şirket değil bin şirket kazanıyor bu işten.
Ve neredeyse hepsi de birbirini kolluyor. Kimisi medya kollarıyla bilinçaltını dürtüklüyor, kimisi çok konuşan medyatik bir kurumu kaynakları ile tehdit ediyor.

Konu yalnızca para mı?
Elbette ki, hayır.

Bir de NATO kuvvetlerinin pipilerini çıkartıp boylarını bütün dünyaya göstermesi de söz konusu. Bu da başka türlü bir savaş... Başka bir kazanç kapısı...
"Biz varız ve işte bizimki Afganistan'ın bir ucundan diğer ucuna kadar uzanıyor!" lafını seslendirmek, kendini ispatlamak, dünya dengelerine karşı balans ayarı yapmak...

Konu güç.

İşin kötüsü (veya belki de doğal olanı) bütün bu güç oyunu yalnızca bu çağa ait değil.
Binlerce yıldır aynı terane dönüyor ve insanlara Tarih dersi yalnızca milli duyguları pekiştirmek adına masalsı bir tonda verildiği için kimse anlamıyor.
Yalnızca Türkiye'den bahsetmiyorum; bütün dünyada bu böyle.
Herkes sanıyor ki, "Amerike işte, Yahudiler işte, veya Vatiken, kömünistler de olabilir, geyler falan..."

"Sıkmayın canınızı," diyesim geliyor bu insanlara.
Bu tavır hep vardı.
Çarlık Rusyası bile "Vah yazık şu Bulgarlara," diyerek Osmanlıyı dürttü. Sonra da çok sevgili müttefiklerimiz olan İngiltere, Fransa falan "Canım Osmanlı kötü durumda arkadaşlar," diyerek bize yardım etti.
İnandırıcı geliyor mu kulağa?

Bir bakıma biraz kafası çalışan bu insanlar elbette "delivering democracy", "liberating people" ezgilerini dinleyecek ve içten içe küplere binecek, savaş karşıtı olacaklar.

Siz istediğiniz kadar savaş karşıtı olun... Bahse varım önceden hesaplanarak sizin varlığınızın bile toplumsal bilinçaltının sessizce sinirlenmesi ve pasifist tepkileri için gerekli olduğuna kanaat getirilmiştir.

Buraya kadarına ister pragmatizm deyin, ister nihilizm...

Ama işte gerçekler başka.

Gerçekler...

-

...PORNO!

hehey.

Time'a kapak olmak o kadar kolay bir iş değil. İnternette bir sürü şablon var; içine kendi resminizi koyuyorsunuz ve bir bakıyorsunuz ki: "TIME'a kapak olmuşsun!"

İnsanlar olarak biz gösterişe biraz açız.
(Nefret ediyorum bu tür genellemeler ve özelleştirmelerden. Sanki bütün suç insan olmaktaymış gibi! Tavuskuşunun erkeğini düşünün bir hele! O kuyruk ne öyle? Bir de bize derler gösteriş meraklısı diye!)
(Her neyse.)
Bu açlık bilinçaltımızdaki son derece doğal ancak bir o kadar da fantastik bir sürü bağlamın da habercisi...

Porno, bir kere!

Lütfen kendinizi sorgulayın; beş harfli bir kelime olarak bu kadar ilgi çekici başka hangi kelime olabilir?

Ve işte Time Savaş Pornografisiyle suçlanıyor.

Centerfold diye tabir ettiğimiz, porno dergilerin orta yerinde yer alan katlanmış uzun sayfalar vardır. Nasıl bizde arka sayfa güzeli gibi bir şey varsa onlarda da "centerfold güzeli" bulunur.
Bu noktada Ayşe denen kız da Time'a kapak ama maalesef Savaş Pornografisine "centerfold" oluyor.

Bu yazıyı okuyanlar arasında son derece "elit"(!) ve dolayısıyla artık kendini nihilist bakış açılarına kaptırmış kimseler var olabilir. Sözüm onlara değil.
Ama düşünün...

Türk askerinin Kurtuluş Savaşındaki kahramanlıkları anlatılırken göğsünüz erkeksi bir gururla dolmadı mı?
Dumlupınar'dan öte Yunanlıları deniz yönüne doğru nasıl sürüldüğünü dinlerken ağzınızın suyu akmadı mı?
İstanbul'un fethinde "Surlara atılan ilk topu biz kullandık," dendiğinde belki de bir defaya mahsus olsa bile dünyanın en gelişmiş teknolojisini kullanmış olmamız ne de zeki olduğumuzu düşündürmedi mi?

Benim cevabım evet.
Normal şartlar altında tarihimizin cinsel bir anlamı olamaz. Çünkü o tarihtir. Bir cetvel ve bu cetvel üzerindeki olaylar dizisi...
Ama biz insanların psikolojisi çoğu zaman görünürdeki anlamlardan sapar.
Bazen kendi tarihimizi dinlemek bile zihinsel tahrike sebep olur, Ego Boost, yani Ego patlaması yaşatır.
(salaklar için tercüme: Bir yerlerinizden sıvı akmasını ya da damarlarınızın sertleşmesini kast etmiyorum. ruhsal tatminin de cinsel bir boyutu vardır.)

Savaşın bütün hali acıdır. Yaşayanlar bilir.

Ama savaşı dinlemek insanda porno izleme etkisi yaratır.

Hayallere dalarsınız.
"...red headed secretary removing panties and giving head..."

Porno budur.
Bir anlığına orada olduğunuza inanır ve siz olsanız neler neler yapacağınızı düşlersiniz.

Eğilerek masaya yaslanmış o "obje" gibi, makineli tüfeğinizin hizasındaki düşmanlar da birer insan değil, sadece ve sadece seksüel rahatlığa ulaşmanıza yardımcı olacak soyut kütlelerdir.

Medya da bunu sunuyor. İster Time olsun, ister New York Observer, ister Hürriyet, ister Milliyet... Hayır, biz sürekli şehit haberi alıyoruz, kastım onlar değil çünkü pornografik yanları pek yok.
Kast ettiğim şey diğerleri.
Diğer insanların şehit dediği, ama bize göre leş sayılanlar.

Atılan bombalar ve ölen binlerce düşman...

Sizi öldürmek istemiş olup, özgürlüğünüze, değerlerinize ve sevdiğiniz her şeye göz dikmiş insanların yok oluş, tükeniş haberleri...

Porno.

Bir sürü kişi tanıyorum Irak'ta Amerikan Askerlerine saldırıldığı haberini duyunca bundan keyif alan.

Bu insanlar kadar bir o kadar da Amerika'da var. Onlar da ölen direnişçilerin haberlerini aldıklarında keyifleniyorlar.

Ve porno sadece ölümlerle sınırlı değil.
Burnu kesilen kızın acısı da kimi insanlar için bir porno yolu. Erotika belki de.
Düşlüyorlar, kızı koruma altına almış NATO korumasındaki Afgan sığınma evlerinde dağıtılan iyilikleri...
Düşlüyorlar, Taliban'a karşı verilen savaşa ayrılan kaynaklar ne de önemli, diye.
Düşlüyorlar, batının getirdiği adaleti ve düşmanları arasındaki adaletsizliğin bu tavrı ne kadar da haklı çıkardığını...

Erotik Porno.
Savaş ve Savaş ötesi bütün sosyal durumların haber yoluyla size taşınması...


-

Mister Time'ın Savunması

Time Warner dünyanın ikinci büyük medya devidir.
Etkisi altında milyonlarca insan vardır ve her gün, her dakika bu milyonlarca insana haber ve diğer hizmetleri yetiştirir.
CNN, HBO, Warner Bros, Time Magazine ve benzeri gibi birçok etkili markanın sahibi ve idare edicisidir.

Time Warner, toplumsal bilinçaltına inanmıyorsanız, yalnızca büyük bir şirkettir.

Şayet inanıyorsanız, Time Warner diğer devlerle beraber dünyayı yönetmektedir ve kimse de ne aksini iddia edebilir ne de bu duruma karşı gelebilir.


Şimdi...
Buraya kadar Time Warner şirketi yönetimindeki Time'ın ne kadar kötü, ne kadar şeytani, ne kadar gey olduğunu falan kast ettik. Değil mi? (yanıltma sorusu)

Bugün Time'da ufak bir resim dizisi var. Okuyuculara "İftar" nedir, bunu gösteriyor.
Time'ın şeytan olmadığının bir kanıtı olabilir mi bu?
Okurlarının büyük çoğunluğu Batı'lı olan dergi bu kişileri doğu kültürüne yabancılaştırmak yerine bir aşinalık havası yaratmaya çalışmıyor mu?
Bence "farklılıkları öne çıkartıp yabancılaştırma yaratıp empati kurmayı engelleme" gibi bir durum değil bu.
Bir batılı olarak, isteseniz de istemeseniz de, iftar için çalışan insanların yüzlerindeki son derece masum ifadeleri gördüğünüzde empati kuracaksınız.
Onların varlıkları ve kendi hallerindeki yaşamları bilinçaltınıza kazınacak.

Bu savaş yanlısı bir duruş değildir.

"Ama ya Ayşe?"

Sözümün sonuna gelirken elbette buna da bir cevabım var.

İlk okuduğum çizgi roman şu on bölüm basılmış renkli Türkçe Örümcekadam'dı.
Lafı uzatmaya lüzum yok, hepimiz örümcekadamı seviyoruz tamam.
Ama belki de onu sevmemize sebep olan en dikkat çekici şey amcasının o hatırlanası nasihatiydi:
"With great power there must also come great responsibility"
"Büyük güçle beraber büyük sorumluluk da gereklidir"

Şimdi düşünün, Amerika ne Afganistan'a ne de Irak'a girdi.

Afganistan Taliban yönetimi altında...

Kendinizi Ayşe'nin yerine koyun.
Evden kaçtığınız için kulaklarınızı ve burnunuzu kesiyorlar.

Sonra?

Sonra ise kaçacak hiçbir sığınma eviniz olmayacak çünkü NATO güçleri meydanda yok ve meydanda olan baskıya göre de siz bir "orospu"dan ibaretsiniz.

Ayşe'yi bir gece Kabil'de sokakta çöpleri karıştırp ağlarken hayal edin.
Onu öyle hayal edin ki lanet etsin her şeye.
Hayal edin ki NATO'nun kendi vatan toprakları işgal ettiğini hayal etsin.
Nefreti, kini ve acziyeti hissedin.

Evet, herkes iki yüzlü, evet o işgaller esnasında çocukların tepelerine bombalar yağdı...
Ama Ayşe'nin yerinde olsanız, gerçekten de bütün gururunuz ayaklar altına alınmışken "İnsanlık gururu" diye bir şeyi düşünür müsünüz?

Belki Time sorumluluğunu yerine getiriyor; belki de yalnızca kâr amacı güdüyor.

Bütün bunlar birer fikir.
Yani nefes almanız kadar gerçek olmayan şeyler.

Olmayan bir burun aracılığıyla nefes almaya çalışan ise Ayşe ve onun gibi zulme uğramış diğerleri...

Pornografik bir öğeye dönüşmeniz bile umursanacak bir şey değil.

Gerçek olan geriye kalan etiniz ve onunla ne yapabileceğiniz.

Cumartesi, Aralık 05, 2009

Vampirik Yöntemler

Bazen insanları bütünüyle saf dışı bırakmak gerekiyor. Bazen öyle anlar oluyor ki buna mecbur oluyor; bırakın bekânızı, ufacık bir huzur parçası için istemeden de olsa yapmaktan çekindiğiniz eylemlere itiliyorsunuz.
Sırf biraz huzur için kendinizden ödün veriyorsunuz.
Tamamen kurmaca bir hareketler silsilesini üzerinize bir palto, bir zırh gibi geçirip oturuyorsunuz öylece. İçinizdeki yalancı devralıyor bedeninizi ve bir damlacık nefes anı için türlü taklitlerle sarıyor tepkilerinizi.
Yalan söylemek aslında bu; fakat kastım, olayı çirkinleştiren, davayı iddia makamına yutturan, toplumca son derece ayıp kabul edilen 'yalanlar' değil.
Yöntem, başka türden bir aldatmaca.
Sebep ise toplumsal normlar ve karşınızdaki insan...
Yöntem, susmak.
--
Bir derviş gibi takatli olmadığımızı varsayıyorum. Aksini iddia eden, daha sınırlar ile onu tanıştıracak olan insanla karşılaşmamış demektir.
Çileden çıkmak, bu bağlamda, an ve kişi meselesi. (Doğru zamanda doğru yerde doğru insan(lar)la)
Çoğunlukla beklentilerinin karşılanmaması kişiyi sinir harbinin soğuk cephelerine sevk eder.
Başbakanın, sizin politik görüşlerinize pi radyan kadarlık bir açıda yaptığı söylemlerden tutun da; annenizin en olmadık şekilde hareketlerinizi sorgulamasına kadar bir sürü şey...
Her şey derece derece ve bahsettiğim şey şu fani sinirlenme anları değil.
Ta içinize işleyen, sizi Nefret Dağının buz gibi doruklarına taşıyan, içsel çığlıklarınızı kriminal notalara çeviren, kalbinizde pompalanan pekmezin rengini siyaha döndüren, sizi mitralyözlerle kalabalıklara ateş açmaya davet eden türden bir şey, bir Sinir.

Tanımlık edatımız yok belki ama anlayağınıza eminim: Bahsettiğim şey, The Sinir. (frenk arkadaşlar le ya da la kullanabilir)(hispanikler ise... san andreas style, vato. micro uzi ile araba kaportasına yazılmış herhangi bir ünleme geometrisi)

Bu siniri, diğer sinirlerden ayıran şey ise sizi çaresiz bırakması. Yöntemden bahsetmemin sebebi de bu.

Aslında çaresiz değilsiniz. Aslında çok heyecan verici, rahatlamanıza sebep olacak ve içinizdeki okyanus kıyısı kumsalını uyaracak seçenekleriniz var.
Ama toplum normları!
--
Kişiler tahammül edemediğiniz hareketleri ile o fitili yaktıklarında dört seçeneğiniz var:
1. Kaçmak. (Üstelik koşarak)
2. Kavga etmek. (dilli ya da elli) (kanlı ya da kanlı)
3. Bir doğa afetinin tam o anda vuku bulması için dua etmek. (ateistseniz, bkz:umutsuzluk)
4. Susmak.

Bahsi geçen 'Yöntem', sonuncusu... sükunet (arabik vörjın of saylıns) (of dı şiip) (şaka)

Kişiler aptallıklarını ortaya koydukları, beklentilerinize tecavüz ettikleri ve günahlarının farkında olmadan nefes alabildikleri o dakikada yetişkin tarafınız size bir çağrıda bulunur.
"Hadi ama, daha öncede gördük bu sahneyi, sen sinirleniyorsun, soylu tepkini dile getiriyorsun, karşındaki ya seni anlamıyor ya da yanlış anlayıp haksızlıklarını başka haksızlıklarla pekiştiriyor, sonra kavga, sonra göz yaşları, sonra vicdan azabın ile bireyciliğin arasındaki iç çatışma... ve sonsuz stres"
Sen düşünceli düşünceli kafanı sallarken o devam eder.
"Biliyorsun. Sussan her şey çözülecek. Senin onu dinlediğini düşünecek. fikirlerine katılmasan bile aklından onun haklı olduğunu geçirdiğini sanacak ve en sonunda da yorulup gidecek. Bu kadar basit. Başka bir şeye konsantre ol, mesela duvardaki şu çatlağa; sus; evet, şimdi bitiyor."
--
Soylu bir hareket?
Sanki...
çünkü kavga çıkartacak ya da karşındakini kıracak iğrenç sözler söylememen için yapılan bir fedakarlık bu.
--
Yararlı da bir hareket.
O anda o küçük huzur parçasına gerçekten ihtiyacın var. Gerçekten çeneni kapalı tutmak seni uzayıp giden bir kişilik çatışmasının yükünden kurtaracak.
konuşma özgürlüğünden kendi kendini mahrum bırakmaya daha rahat tahammül edersin.
--
Bir yandan utanç verici.
Kimliğini kendi ayakların altına alıyorsun. Toplum öyle diyor. "İyi bir şey söylemeyeceksen çeneni hiç açma."
Karşındakinin cehaleti, düşüncesizliği, anlamdan yoksunluğu seni çileden çıkarmış olabilir, ama susma emri verilmiş. Toplumda böyle şeylere yer olmaz. Sen kimsin ki de anlayış görmeyeceğini bile bile anlayışsız insanlara karşı savunmaya/saldırıya/kendini ifade etmeye davranıyorsun?
Kişiliğin ne derse desin... hayal kırıklığına bağlı olan tepkilerini dile getiremezsin. susup üzerlerine oturmalısın.
utanç... olabilir. huzurlu olmak istiyorsan huzursuzluk yaratmamalı, utancınla yaşamalısın.
Tarih bunu gösterdi.
Haklı bile olsan, susmayı beceremiyorsan, kısa yaşarsın. Bütün imkanlar elinden alınır, tecrite uğrar, düşman ilan edilirsin.
--
Sustuğunda aldatmacanın tam göbeğindesin. Fikirlerini beyan etmeden aslında bir fikir beyan etmiş sayılıyorsun.
"hı hı."
--
Artık karşı taraf için çalışıyorsun.
Konsantre ol.
Evet çatlak.
Sıva çatlağı.
Çok ilginç.
Neden burada ki?
Sanırım gece ve gündüz ısı farkları.
Hmm, ya bina hakikaten eskidiyse?
Deprem olsa bittik demektir.
--
bitti mi?
--
Şaka gibi.
--
Niye bitsin ki?
Salak mısın?
İnsanların arsız olduklarını bilmiyor musun?
Susma konusunda usta olmadan, aldatma konusunda bir ajanın yeteneklerine erişmeden, kişiliğini cerrahi bir operasyonla vücudundan çıkartıp bir kenara koymadan bunun imkansız olduğunun farkında değil misin?
Sen ne kadar susarsan sus onlar konuşmaya devam edecek.
--
Sonsuza dek susamazsın.
Sen sustukça onlar takdir ya da onay bekleyecek. Vermezsen, ya zorla alacaklar ya da konuşmaya devam edecekler.
--
Burada gerçek bir sapağa geliyoruz.
İki yol. Bir tabela var.
"Geri dönmek isterseniz, kişiliğiniz bıraktığınız yerde. Nefes alıp çenenizi açmanızda ve tüm her şeyinizi dışarıya püskürtmekte serbestsiniz."
Soldaki puslu yolu gösteren okun altında da şu yazıyor: "susmaya devam edenler için; Durak yok, sonu da yok."
Sağdaki karanlık yolu gösteren okun altında ise: "Gerçek Yalanlar Diyarı"
--
Son seçeneğiniz gerçekten yalan söyleme durumunuz.
"...Ya evet, bir yandan haklısın ama işte..."
Bir level sonrasında da konuyu değiştirebilme becerileri.
"...O değil de, Sarkozi'yi duydun mu? Yavrupa Dirliği falan..."
--

Eşşek olmayalım.
Kullanışlı olalım.

Toplum tarafından yaratılan ahlak değerleri, yine o topluma uyum sağlayabilmek üzere yok ediliyor.
Alın size paradoks.

Bu durumda en onurlusu, çok sevdiğim bir bayan arkadaşımın nefretle andığı gibi, dağa çıkıp kendimizi pastoral hayatlara vurmak oluyor.


Cesaretten yoksun, hayatta kalma becerilerinden yoksun bireyler olarak bu da bir seçenek sayılmaz.

Ergo,

"o değil de, tim börtın'ın filmi geliyomuş"


Saygılarımla,
Can Toraman.

Pazartesi, Ekim 06, 2008

Crapp De Anglé

Eski bloglara sıcak bir yuva bulma çabası #6: ( 27 Mayıs 2007 )
--



hehe, from this day on, i decided to honor the english readers with my brilliant writing skills. Although i haven't decided yet, whether first i write in turkish and then translate it to english; or just write in English and let the turkish readers suffer! =)
wait a minute...
yes i think i figured it out!
---
Late last night i was talking with Ugur. (one of my best friends. As every Turkish name has a meaning, his name's is "Good Luck") (btw: mine is read like "John" and means "Soul" or "Spirit" or "Life" ) He was telling me about a bad incident he experienced. It wasn't so damn big deal but the disappointment he felt was overwhelming as usual.
We two can understand each other so well and i understood what led him to edge, by his feverish tone. Although our "pouring out one's grief" ritual was going as usual, something he said got my attention.
A question had been arose in front my dear friend who has big dreams and big ideals. The Girl asked him, "In which place(rank) you hold me in your life?" Like a queue of people, she ment, which shows the order of importance.
From my previous long term relationship which lasted four years, i did encounter this question a lot. As i heard Ugur saying this, i stopped writing and in my mind, i started to give an order to people in my life starting from my family and continuing with best friends.
Then suddenly Ugur, who is one of the slowest keyboard typer i've ever known, made an explanation which cancelled my plans to tell about my experiences about this awful question.

He gave me a cool tip or a great aspect about life.
He said : "People surround us and we surround them too."
I thought about this a lot and he was pretty damn right!

People surround us and we surround them too. Our interraction is like bubbles on the surface of a liquid. There is a radius between us and them. Some of us are large bubbles, some are small. If you become a large one, your perimeter widens and you can touch a lot. But most of the important people around us (like family), are always larger than us by their close relation natures (it may not be by their humanity values). Although two circles can touch each other in one point and there are infinite points on a perimeter, these large circles always block small ones' outer limits. They may even get far away from you and lose contact. But there are no direct lines travel between your center and another bubble's. This rule is applied even for the ones in contact. Whole of the bubbles gives us a great model about human relations. There are no lines or ranks between us. Sometimes we touch, sometimes we don't. But we surround and get surrounded.
There are times you may see some bubbles over others. These are the ideals i think. They overlap many of us, but yet, they are alone by their essence. Like peaks of great mountains, their presence inspire you. Makes you wanna live to the end. Hope for the best.
There may be other bubbles whose top is free from these peaks but you shouldn't be mistaken by this foolishness. This is no freedom. In the abscence of peaks you are fragile and purposeless. Only interraction you get from life is with other little or large bubbles. You cannot be in touch with any thought, any idea or any kind of awareness. Like crowds, your life flows to an ocean of corruption, where the populism grins at last.
When i think of people like me or Ugur, i find out that our best dream is to blow up into this large bubble above our head. Our purposes about life can only be fulfilled by being one, being united with our ideals and dreams. This may seem like a suicide from outside, but the truth is, we were always our ideals at first. Our little bubbles' borders are just unnecessary details like daily worries, false ideals of community or animal instincts.
As we become the peak, our perimeter widens and we finally be able to reach out for others to save.
This is a painfull act. Only cure for this pain is knowledge i think.
Cogito ergo doleo... i think, therefore i suffer!

Can Toraman, 27-5-2007, Ankara, Turkey.