Salı, Temmuz 26, 2011

TC (Toraman Cumhuriyeti) Vatandaşı Olmak

Toplum Sözleşmesi

Amaç sevgili nişanlım Inna'yı Toraman Cumhuriyeti vatandaşı yapmak.
Bilirsiniz, izdivaç, nikah kıyma veya evlilik kurumu çatısı altında toplanmak olarak da söylerler...

Normal şartlar altında bunun için gereken tek şey benim imzam olan bir kağıt parçası olmalı. Öyle değil mi?

Şöyle mesela:



Yani medeni dünyada, kötü hislerinden arındırılmış bir insanlığın beşiğinde...


Benim krallığımda, cumhuriyetimde kendi kararlarım, kendi hislerim, kendi doğrularım varken benden başka bir otoriteye ne lüzum var?
Ha elbette bir de Inna'nın rızası lazım. O kadar...

Tamam, tabii... Doğru söylüyorsunuz... Devletin memuru huzurunda bir "hökümet nikahı kıymak" en güzeli...

Ama gönül ister ki ben "aldım bu kızı" diyeyim ve dünya üzerindeki bütün sanal ve gerçek otoriteler bu durumu kabul etsin.

Sorun bu.
Ben ne hissedersem hissedeyim, ben ne sözler verirsem vereyim, illa ki bu işi resmileştirmem ve bu uğurda saçma sapan labirentlerden geçmem gerekiyor.

Yani önce 'Demokrasi' sonra 'Bürokrasi'...




Kabullendiğimi düşünmeyin. Uykularım kaçıyor.
Devlet denen duruş, ister kendine Bulgaria desin, ister Türkia, ister Eskimoistan... Varlığımın teminatı gibi duruyor, tamam! Ama sanki en ufak hatamda bu varlığı yok edecek, hapsedecek, yıldıracak, yok edecek...

Anarşist değilim. Sadece devlet fobim var. Düşünsenize, milyonlarca insan bir araya geliyor, vicdanlarının nasıl işlediğini kağıda döküyor, buna kanun diyor ve daha sonra aralarından bazıları bu kağıtları yorumlayıp hakkınızda karar veriyor. Onların hoşuna gitmeyen bir şey yaptığınızda sizi ya mahkum ediyor ya da yaşamınızı sonlandırıyor.

Demokrasi kelimesinin tam anlamı da bu değil mi zaten? Milyonların karar verme hakkı... Ben bir ülkenin yüzde ellisi ile aynı vicdani değerlere sahip değilsem neden yargılanma hakkımı ona teslim ediyorum?

Devlet olma durumu gerçekten de bu... Üç kişi, beş kişi... Milyon kişi... Kanun koyucular, uygulayıcılar, güvenlik güçleri, hapishaneler.
Hadi, o devletin başında hayatının önemli bir bölümünde Rousseau (bir seferde yazabildim=) ) okumuş olan Atatürk gibi birileri olsa 'tamam!' ben varım.
Sen otoritesin, benim kabulümsün. Ama hal böyle değil ki...

'Rousseau' dediğinde yüzüne "İçki mi istiyon lan benden?" diye bakacak insanlar tarafından yönetiliyoruz.
(Yiğidi öldür hakkını yeme: İnceledim. Birkaç tanesini hariç tutalım. Bu arada... İçişleri bakanımızın 6 çocuk sahibi olduğunu biliyor muydunuz? )

E o zaman? Hata yaptığım zaman beni koruyacak, işim düştüğü zaman yardımı için el açacağım devlet mekanizması aslında bir korku treni değil de ne?
Hele ki adalet sistemi ultra yavaşken.
Yani afedersiniz, bu yazı yüzünden "devletsizliği mi savunuyorsun lan sen, devleti yok etmek mi istiyorsun," diye üzerime gelseler süper bir on senemi tutuklu yargılama ile yok edebilirler. Kimse de bir s.kim diyemez. (Örneklerini gördük.) (Bu yüzden resmi olarak diyorum ki: Dünyadaki bütün devletler var olmalı. Zaten devletler olmazsa hepimiz y.rağa yan basarız.)

Tamam açık olacağım. Toplum sözleşmesinden bahsediyorum. Soşıl kontrakt...
Zararlı bir şey değilmiş gibi duruyor. Siyasi felsefe dahilinde basit bir düşünce.
Dinle.

Toplumu oluşturan bireyler biraraya geliyor ve diyorlar ki:

"Bizi bizden koruyacak kanun ve kurallara ihtiyacımız var.
Bu kanun ve kurallar öyle olmalı ki hepimizi sınırlamalı.
Bu kanun ve kurallar öyle olmalı ki kendimize ve birbirimize vereceğimiz zararı önleyebilmeli.
Bu kanun ve kuralları hepimiz kabul etmeli ve bu sınırlamanın uygulanması için bir güç odağı belirlemeliyiz.
Bu güç odağına devlet diyeceğiz ve bu devlet bizi yönetecek."

Bu noktada devlet bir kabile reisinden ibaret de olabilir, bir kral da, bir din kurumu da, veya bir cumhuriyet senatosu da olabilir.
Toplum sözleşmesi sonucunda ortaya çıkan bu devletlik olayı esasında bir mekanizmadır. İsmi ne olursa olsun yaradılış amacı sabittir.
Bu, halka düzen sağlamak; yaşantılarına barış ve huzur getirmek adına bireysel sınırları çizmektir.
Zaten aksi olamaz. Olduğu takdirde isyan olur, çarklar tekler, makina bozulur.

Tanım bu. Ters bir şey yok. Her şey normal gözüküyor.




Derken Weber Söz Kesip Araya Girdi

State is a human community that successfully claims the monopoly of the legitimate use of physical force within given territory.

Devlet, kendi bölgesinde resmi olarak fiziksel güç kullanımı tekeline sahip olan insan topluluğudur.

Max Weber

Yani?

Yani!

Yanisi şu: Devlet sizi isterse dürter, isterse sever.
Konu dürtmekse şayet, kimse kısa vadede bir şey diyemez, kayıplarınızı telafi edemez.

Türkiye'nin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesini tanıyor olması da bir çözüm değildir. Temel haklarınız işgal edilmiş, bütün ordularınız dağıtılmış ve bedeninizin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Hak arama rotanızı AİHM'ye döndürebilmeniz için iç hukuk yollarının tamamının tükenmiş olması gerekir.
Yani: Önce süper yavaş adalet sisteminde hak ara.
Git, senelerce mahkemelerde takıl. Ömrünü tüket.
Hızlı olmayan adalet, adalet değildir. Değil mi?
Türkiye'de hak aramanın sistemli bir işkence yöntemi olduğunu şimdi değil ama ileride tarih kitapları yazacak.

Peki ya isyanım neye?

Inna'nın sınır dışı edilmesine.




Bir Kanun Kaçağıyla Evlenmek

Neyse... Çok dağıldık.
Konumuza dönelim.

Devletle şu güne kadar pek bir sıkıntım olmadı.
Taa ki geçtiğimiz pazara kadar.

3 senedir böyle.
Inna'nın memleketi olan Yambol'a gidebilmemiz için Edirne'ye gideriz. Orada terminalden babası alır ve 5-10 dakikada sınırı geçip 1 saat uzaklıktaki Yambol şehrine ulaşırız.
Olay bundan ibaret yani.

Ancak bu sefer sınırı 5-10 dakikada geçemedik. Türkiye Cumhuriyeti giderayak Inna'ya güzel bir kazık attı.

Tam Türkiye'yi terk ederken sınır kapımızda öğrendik ki Inna'nın oturma izni 30 Haziran'da bitmiş, 15 günlük serbest durma süresini de 9 gün ile aşmış.

(Bu arada oturma iznine dikkat çekmek istiyorum. 30 Haziran. Diplomalar 3 Temmuzda verildi. Yani devlet diyor ki, 'hiiç yüksek lisansla falan uğraşmaya kalkma, önce bir Türkiye'den çık, sonra ne yapıyorsan yap.' Fransa'da yaşayan Türkiye'li kuzenime Fransız devleti kira yardımı yapıyordu. Niye? Sırf Fransa bilim ve kültürüne katkı sağlıyor diye...)


Esasında sorun yok. Bu gibi durumlar çok olur. Bırakırsın geçer giderler. Inna'nın babası vakt-i zamanında defalarca yaşamış bu durumu. Sonuç olarak okumaya gelmiş bir genç kız bu. Şüpheli tavırlarıyla dikkat çeken, bilmem hangi diktatöryadan gelme Afrika'lı değil. Üstüne üstlük bu ülkeye vizesiz girebileceği, her girdiğinde 90 gün boyunca istediği gibi takılabileceği bir ülkeden geliyor.

Ama sınırdaki polis amca adeta düşman milletlerin ajanını saptamış gibi gururluydu. Cezayı tespit ederken kanunlara sarılmıştı. Ben "Ama yapmayın," dedikçe "Ama kanun bu," diyordu.

Arada "nerede okuyorsun," diye sormuş. "ODTÜ," cevabını alınca da büsbütün bozulmuştu. Kafasını sallayıp, yazıklar olsun dercesine işine dönmüş, ceza listesinden 9 gün değil de 10 günlük cezanın uygun olacağına karar vermişti.

9 gün aşma ile 10 gün aşma arasında bir fark vardı elbette ve o kanunlara çok saygılı polis memuru keyfince cezamızı arttırmıştı. Üstüne üstlük bunu, yanındaki diğer memurun kendisini sesli olarak uyarmasına rağmen yapmıştı!

400 lira cezası hiç sorun değil. O parayı cebimizden çıkarıp vermemiz 1,5 saniye sürer.
Sorun "Bir de 30 gün Türkiye'ye giriş yasağınız var," denmesi.

Devletlik hali budur işte. Keyfidir, çıkarcıdır...
Kim bilir neler geçer o sınırdan... Hep söylenir. Şu ilaçlar, bu içkiler, o uyuşturucular... Daha da fenası Habur'da teröriste kırmızı halı sermedikleri kalmışken Inna eli kanlı bir cani kadar olamaz.

O gün devletin polisi, yani devlet, Inna gibi akademik olarak başarılı, tanıdığım herkesten daha Atatürkçü ve üstüne üstlük Türk soylu birisini 30 günlüğüne bu ülkeyi yasakladı.

Çok büyük bir kayıp değil. İşlerimizi biraz sıkıştırdı. Bir şekilde hallederiz.

Ama devletin bu ihaneti... Paha biçilemez.

Cumartesi, Haziran 11, 2011

Inna Zlatimirova Yaneva'dan

Dün gece pek rahat uyuyamadım. Zaten akşamdan kafam bozulmuştu. Sabaha kadar türlü türlü kabuslarda bir şeylerden kaçıp, birileriyle uğraşıp durdum.
Bir ara susamışım, kalktım.
Uykunun neresinde olduğumu bilmesem de çok geç olduğunun farkındayım.
Inna yanımda değil, salonda bir şeylerle uğraşıyordu.
-
Sabah rutinimden sonra Facebook'ta Inna'nın sabaha karşı neyle uğraştığını gördüm. Ürperdim.

Buyrun...


GELDİĞİM ÜLKE BU DEĞİL

by Inna Zlatimirova Yaneva on Saturday, June 11, 2011 at 4:53am

2007 yılında, 23 Temmuz günü Marmaris’te sahilde otururken, ‘muhalefet’ gazetelerden bir tanesinin ilk sayfasına bakıyordum. Sinirime hakim olamayıp “Kim ya bu oy veren insanlar?! Yoktur öyle bir şey! Bunu da görecektik. Sandık yakacaksan bari tutarlı bir sayıyı yaksaydın!” diyerek masadaki arkadaşlarımla uzun süren bir tartışma başlatmış oldum.

Her birine hangi partiye oy verdiklerini sorduğumda ise aralarından biri “AKP” diye cevap verince nedenini söylemesini istedim.

Cevap: “Çünkü AKP ekonomimizi düzeltti. Çünkü çok demokratik.”

Şimdi görsem onu şunu sorarım: “Özgürlük tanımını da düzeltti, beğendin mi?”

-----

Ben bir Bulgaistan vatandaşıyım. Aslen babam bir Bulgar annemse bir Bulgaristan Türkü.

On bir yaşımdayken Türkiye’ye geldim.

Gelmeden önce bu ülkenin demokratik değil, İslamist diktatörlük olduğunu zannederdim.

Atatürk kim bilmezdim.

Türk halkı yobazdır zannederdim.

Kadınların kara çarşaflı, baskı altında bir yaşantı sürdürdüklerini düşünürdüm...

Yıl 1999, İzmir’e geldik.

Bir de ne göreyim: Türkiye hiç zannettiğim gibi bir yer değilmiş meğer.

Zamanla sevdim memleketi.

Zamanla tanıdım Atatürk’ü.

Zamanla benimsedim halkı.

Zamanla sahiplendim Türkiye’me!

Ben - bir Bulgaristan vatandaşı – sahiplendim Türkiye’ye.

“Ne Mutlu Türküm Diyene!” sözleri zihnimde yankılanırken, kalbimde sevinçle, gururla sevdim dört bir yanını, sevdim insanını, türküsünü, doğasını, tarihini bu ülkenin.

Gözyaşı döktüm her 10 Kasım’da.

Gözyaşı döktüm her 30 Ağustos’ta.

Ezberledim İstiklal Marşını, Atatürk’ün Gençliğe Hitabesini.

Gururla baktım hep Türk bayrağına.

İstanbul boğazından her geçtiğimde gözümden akardı bir gözyaşı bakınca güzelim Istanbul’a...

---

Yıl 2002, aylardan Kasım oldu.

AKP iktidara geldi. Beraberinde farklı bir Türkiye geldi.

Yıl 2007 oldu.

Daha da farklı bir Türkiye geliyormuş meğer.

Yıl 2008.

‘Hepimiz’ ekranların başında, güzel bir haber bekliyorduk.

Gelmedi.

Yargıyı sorguladık.

Sorgulamaya da devam ettik.

Şimdi yıl 2011 olmuş.

Ağlıyorum.

Ağlıyorum ama bu sefer sebep farklı.

Ağlıyorum, can veriyor Türkiye diye.

Kızıyorum, zincirler takılmış bize bizden habersizce diye.

Cumhurriyetçilik, Milliyetçilik, Halkçılık, Laiklik, Devletçilik, Devrimcilik.

Hangi biri kaldı soruyorum sana Türkiye!

Medyan susturuluyor; internetine filtreler geliyor;

yazarların, askerlerin hapislerde çürüyor; öğrencilerin coplarla dövülüyor;

işçileri işsizlikle savaşıyor; halkın açlıktan ölüyor;

kadınların tacizlere, çocukların eğitimde haksızlığa, azınlıkların ayrımcılığa uğuruyor;

terör sarmış dört bir yanını; yabancı semaye satın almış her şeyini.

Daha nice ‘hastalık’ bulaşmış sana Türkiye.

Daha kaç tane olması gerekecek?

Daha ne yaşamalısın ki “Yeter!” diyesin?

Yıl 2011 olmuş.

Korkuyorum.

Bekliyorum.

Buraya gelmeden önce bildiğim o hayali Türkiye gerçek oluyor gün geçtikçe.

Belki bir kurtuluş vardır diye bekliyorum, umut ediyorum.

Zaten bize ancak beklemek kalır.

Perşembe, Haziran 09, 2011

Mürekkep Lekesi




Rorschach'ın Günlüğü,

12 Ekim 1985,
Sabah sokakta köpek leşi,
patlamış karnı üzerinde tekerlek izleri.
Bu şehir benden korkuyor. Onun gerçek yüzünü gördüm.

Sokaklar lağımların devamı ve lağımlar kanla dolu. En sonunda giderler pıhtıyla kaplandığında, bütün sıçanlar boğulacak.
Seks ve cinayetlerinin birikmiş pislikleri bellerine kadar köpürecek ve bütün fahişeler ve politikacılar yukarı bakıp "Kurtar bizi!" diye bağıracak...

...ve ben de aşağıya bakıp fısıldayacağım: "Hayır."


-----

Who Watches The Watchmen?


1. Filminin romanı kadar güzel olduğu az eser vardır.

2. Gönül rahatlığıyla roman denebilecek de az sayıda çizgi roman...

Watchmen işte böyle bir yapıt. Çizgi romanı okuduktan sonra filmine baktığınızda ustaca ve zekice uyarlandığını görüyorsunuz. Çünkü Watchmen 'bunu' hak ediyor, daha azını değil.
Filtreler, ışıklandırma, açılar, kostümler, müzikler... destansı! Çizgi romanda ne görüyorsanız onu size bir sinema filmi halinde vermek için ellerinden geleni yapmışlar. Romanın her bir bölümün sonunda yer alan, geçmişe ışık tutan birkaç sayfalık düz yazı bölümleri bile sinematik beceriyle sahnelenerek filmin içine gömülmüş.

Watchmen kara mizah ile yıkanmış sarsıcı bir edebi bütünlük... Ne çocuklara ne de naiflere göre.
Yazarı Alan Moore'un diğer bir önemli eserinin de V for Vendetta olduğunu hatırlatmakta fayda var.




Ana hikaye 1985 yılında geçiyor. Arkaplanda ise soğuk savaş döneminde Sovyetler Birliği ve Amerika arasındaki gergin çağın karanlık bir yansıması var. Kostümlü kahramanlar mevcut ancak bir tanesi haricinde hiçbirinin süper gücü yok.
Süper güçleri olmayan kahramanlarla ilgili biraz politik, biraz yargılayıcı bir masal yani. Kişisel çıkmazlar, travmalar, toplumun ve toplumsal figürlerin karanlık yüzüne yoğunlaşan, acımasızca eleştiren ve bu amaç doğrultusunda da zaman zaman midenizi kaldırmaktan çekinmeyen bir eser.
Yani bizimkiler biraz sembolizmden anlasalar tam yasaklanmalık bir kitap!!!


Watchmen bin defa okunur, bin defa izlenir... Watchmen karakterlerinden Rorschach ise bin bir defa.



Siyah ve Beyaz

Yüzyılın 'Arıza' karakterleri arasında liste başı olmaya aday bir kahraman. Birinci derece cinayetten aranıyor. Aranmasa şaşarsınız. Ancak okudukça veya izledikçe her hareketine hak veriyorsunuz. Rorschach'ın bulunduğu karanlık dünyada Rorschach'ın gözlerinden baktığınızda yargılanması gereken tek bir şey varsa, o da Naiflik. Rorschach'ın doğrularına göre iyi bir insan kötüleri katletmeden yaşıyorsa o kişi gerçekte iyi değildir. İkiyüzlüdür, şerefsizdir.

Hayat kapkara... Walter Kovacs, yani Rorschach umutsuz.
İnsanlık onu hayal kırıklığına uğratmış. Ama o yine de savaşıyor. Ona göre her şey uçlarda. Ya siyah ya da beyaz... 16 yaşındayken o meşhur mürekkep testi şeklindeki maskesini edinme hikayesi var.
Genç Walter vasıfsız eleman olarak bir tekstil firmasında çalışıyor. Bir ara önüne iki doku arasında akan renklere sahip o meşhur kumaş geliyor. İtalyan genç bir kızın siparişi, bir elbise... Ancak kız elbiseyi teslim almamış. Çirkin bulmuş. Walter Kovacs "Yanlış," diyor. "Hiç de çirkin değil. Siyah ve beyaz hareket ediyor. Şekli değişiyor. Ama karışmıyor. Hiç gri yok. Çok ama çok güzel."
Gençlik dönemleri için 'yufka yürekliydim,' dese de hamuru böyle. Rorschach için gri yok. Sadece siyah ve beyaz var.



Kumaşı alan Kovacs eve götürüyor, biraz kurcalayıp bırakıyor. Kumaşı bir yerlerde unutuyor.
Daha sonra iki yıl geçiyor ve haberlerde İtalyan kızın ismini görüyor. Kitty Genovese... Apartmanının önünde saldırıya uğramış, tecavüz edilmiş ve öldürülmüş.
Haberin detaylarında yaklaşık kırk komşusunun Kitty'nin çığlıklarını duyduğu ancak bu duruma karşı bir şey yapmadıklarını, polisleri aramaya tenezzül etmediklerini yazıyor. Kitty yok edildiği sıralarda komşularının umursamazlığı öyle bir boyuttaymış ki bazısı aşağıda olan biteni izlemiş bile...
Hiçbir şey yapmadan izlemiş...
Bunu öğrenen Kovacs insanların iki yüzlülüğünü görüyor ve insanlığından utanıyor. Eve gidiyor ve kumaşı bulup kendine aynada bakabileceği bir yüz yapıyor.

Utanç daha iyi anlatılabilir mi? Veya insanlık onurunun yükü?


Walter Kovacs başta yalnızca maskeli bir kahramanken daha sonra trajik bir biçimde Rorschach'a dönüşüyor.

Bir gün küçük bir kız çocuğu zengin bir aileden geldiği sanılıp kaçırılıyor. Kötü bir hata. Fidye bile istenmiyor. Kovacs kızın ailesine söz veriyor. Karanlık insanları sorguluyor ve canlarını yakıyor. 14 kişiyi kim bilir ne halde bırakıyor. 15incisi şakıyor.

Adres.
Kovacs oraya gidiyor ancak görünürde bir şey yok. Arka bahçede iki köpek birkaç kemik için kavga ediyor. Kovacs etrafı iyice arıyor. Sobada küçük kızın kıyafetini, tezgahta derin kesikleri ve kanı, bir dolapta da kasap bıçaklarını buluyor. Köpeklere dikkatle bakınca uğruna savaştıkları şeyin küçük bir uyluk kemiği olduğunu görüyor.
Rorschach, Walter Kovacs'ın o gün o küçük kızla beraber öldüğünü söylüyor. Kovacs bambaşka bir insana dönüşüyor.
Rorschach sorumlu iti bekliyor. Eve geldiğinde köpeklerinin cesetlerini camlardan üzerine atıp herifi terörize ediyor. Daha sonra içeri girip hesabını kesiyor. Filmde itin kafasına satırla defalarca vuruyor. Çizgi romanda ise adamı bir odaya kelepçeliyor ve önüne ince bir et testeresi atıyor. Odaya kerosen döküyor ve yakıp çıkıyor.
Testere filminden önce yazılmış bu sahne, unutmayın. Adam ya bileğini kesecek ya da yanacak.
Rorschach dışarıdan izliyor. Odadan çıkan olmuyor. İt yanarak ölüyor.
Bütün bu sahneyi böyle renkli anlatmamın bir sebebi var: Rorschach'ın psikiyatrına söylediklerinin anlaşılması.

"Varlık tesadüfi. Uzun uzun bakıp hayal etmemize rağmen hiçbir deseni yok. Üzerine ne yüklemeye çalışırsak çalışalım hiçbir anlamı yok.
Bu dümensiz dünya şaibeli metafiziksel güçler tarafından şekillendirilmedi. Çocukları öldüren Tanrı değil. Onları kesip doğrayan kader değil. Ya da onları köpeklere yediren yazgı değil.
Biziz.
Yalnızca biziz."




Asabi, şiddet yanlısı, doğrucu, pragmatist, onurlu bir anti-kahraman... Siyah tarafı Nihilist, beyaz tarafı ise Hümanist. Arada hiçbir şey yok... Bu yüzden acıklı bir şarkı gibi.

Rorschach'ın adaletini izlerken kimi insanın aldığı hazzın psikoanalizini yapmak hiç de zor değil.
Rorschach hapiste. Mahkumların yarısı belki de onun yüzünden içeri tıkılmış. İlk gün yemek sırasında bekliyor. Şerefsizin birisi arkadan yaklaşıyor. Sözlü taciz... "Sen dışarıda pek bir ünlüsün, ben de burada ünlüyüm Rorschach! Dur sana imzamı vereyim." Elinde bir şiş beliriyor. Saplayacak...
Rorschach güçlü kötülerin ortasında kapana kısılmış iyi bir ruh. Sen mesela. Çocukken veya gençken kötü yürekli birileri tarafından kıstırıldıysanız anlamışsındır. Hiçbir günahı olmayan kişinin haksızca taciz edilmesi ve hatta yaralanması...
Rorschach elindeki çelik tepsiyle şişi engelliyor, önündeki camı kırıyor, fritöz yağını şerefsizin kafasına boca ediyor. Adamın yanan yüzünü görüyor, çığlıklarını duyuyor ve rahatlıyoruz.

Analiz: Güç gösterisi. Hayatına veya vücut bütünlüğüne karşı potansiyel tehditlerin şiddet kullanılarak yok edilmesi. Diğer avcıların bilinçaltına kaydedilen "Ben tehlikeliyim," imajı. Onlara bir uyarı.
Zaten Rorschach sahnenin sonunda bağırıyor. "UNUTMAYIN BEN SİZİNLE KAPANA KISILMADIM! SİZ BENİMLE KAPANA KISILDINIZ!"
Pek çok iyi insanın ıslak rüyası... Rorschach gibi güçlü olmak değil sadece... Hem onun kadar güçlü olmak hem de korkusuz ve kararlı olmak!
Çünkü Rorschach affetmiyor. Kötü, cezasını en ağır biçimde çekiyor. Bunu arzuluyoruz, çünkü kötü bir dünyada yaşıyoruz. İyi bir insan olmanın ödülünü almıyor, çoğunlukla cezasını çekiyoruz. Ve gün geliyor iyi olmak yorucu oluyor.
Hal böyleyken Rorschach'ın kırdığı her kemiğin sesi kulağımıza tatlı bir rüzgarın fısıltısı, çakılları yuvarlayan dalgaların sesi gibi geliyor.

Rorschach ben de dahil olmak üzere bir kısım insan tarafından çok seviliyor. Çünkü onun hükümleri hukuk felsefesinin ötesinde yer alıyor.
Gerçekte adalet böyle sağlanmaz... sağlanamaz.
Ama iyi insanların hayallerinde bu hep böyledir. Çünkü her şeyin bir bedeli vardır. İyiliğin bile...




Güzel bir Rorschach kolajı için...

Salı, Haziran 07, 2011

Bir Sana Bir De Osaka Şafağına Hasretim

Tek Rakibim JAL!* (*cepıniz eer laynz)

Bunlar Dekatora.
Etimolojisini açıklamak istediğimde o eski fıkra geliyor aklıma.
[90'larda dikkatli bir çocuk veya genç değildiyseniz bu fıkranın bir kısmını anlamayacaksınız. Sayfa 79'a devam edin. (hah!) ]
Sene 1990. Temel Amerika'dan dönüyormuş, onu havaalanında karşılasın diye Dursun'u aramış. Tabii o dönemlerde hatlar bugünkü gibi değil. Telefon uzunca bir süre bağlanamamış; bağlandığında da cızırtılı, ekolu rezalet bir irtibat olmuş. Sesler duyulmuyor, söyledikleri anlaşılmıyormuş. Neyse. Dursun sormuş, "Temel hangi firmayla geliyorsun?"
Temel de cevaplamış "Pan Am!" Dursun duymadığı için, bağırmış, "Nee?" Temel yeniden seslenmiş "PAN AM!" Dursun anlamamış "Ney ney?" Temel bağırmış bu sefer "PAN AM!" Dursun isyan etmiş, "Temel anlamıyorum, kodla da söyle şunu!" Temel sinirlenmiş tabii; avaz avaz bağırmış: "Panda'nın Pan'ı. Ananın...-"

Dekatora: Dekarosyon'un dekası, Torakku'nun Torası. Torakku bildiğin kamyon. Japon kamyon şoförlerinin hepsi olmasa da bir kısmı böyle araçlarla japon karayollarında direksiyon sallıyor. Krom kaplı aparatlar ve süsler, yüzlerce renkli LED, airbrush resimler... Şöyle bir iç geçirip "Japon'un kamyoncusu bile bir başka yahu!" diyebilirsiniz. Merak etmeyin, bu sizi kesinlikle vatan haini veyahut ecnebi özentisi kılmayacaktır. Çünkü göz var, izan var. Japon kamyoncusunun ekmek teknesini farklı dekore ettiği bir gerçek.
Bizimkilerden daha mı iyi peki? Daha mı güzeller? Onun cevabı burada değil, şahsınızda gizli! Yani siz ne derseniz o.
Ama tutup da işi "Sanat eseri lan bunlar!" boyutlarına taşımamak lazım. Haksızlıktır. Düzenbazlıktır.


Algıda Günahkarlık... Ama neden?

Çok sık yapılıyor. Yani... 'Sanatı elitlerin hegemonyasından kurtaracağız,' diye çok canlar yakılıyor.
Ota boka sanat denmesinden bahsediyorum. Genel kanı çerçevesinde kabul görmemesi muhtemel olan bir obje alınıyor; alkışlanıyor ve sonra da alkışlatılıyor. Sanki çok möhim bir kelimeymiş gibi "İşte san'at" deniliyor. (bkz. Kelimenin içini boşaltma)

Amaç belli.

Tamam. Muhalif olacağım, aykırı olacağım diyebilirsiniz. Hepimiz o fazdan geçtik veya geçiyoruz... Ama bunun için yerlere yatmaya gerek yok. Ayakta da aykırı olabilirsiniz.

Sanat nedir falan diye sormuyorum hem ayrıca.
Sanat tarihi hocasına veya neo-bişey akımına mensup sanatçıya sorsanız birbirinden farklı ama aynı derecede sinir bozucu cevaplar alırsınız. Herkesin kendine göre kriterleri var.
Kabul.
Ama ya sınırınız?

En aşağı neyi takdir edeceksiniz?

En çirkin neye "Bu değil ama!" diyeceksiniz?



Dur hele! Saykıdelik Rak Açıyorum...


Bana sorarsanız, kamyon dekorasyonu denen şeyin sanat ile bir alakası olamaz. Ne burada, ne Japonya'da! İşte bu yüzden de kamyonuna yazılar yazan, dere tepe resimleri çizdiren veya fütüristik ekipmanlar ekleten kişinin yaptığına "kötü sanat" veya kitsch veya başka bir halt diyemeyiz.

Yine bana sorarsanız, bu şeyler güzeldir. Sanat adına değil, varlık amaçları adına... Renkli, farklı, bir amaç için var olan, içindekinin ruh halini yansıtan şeyler...

Büyük sözler bunlar, beylik denen cinsten. Yani sanat adına... Ağzıma yakışır mı? Sanatın evrenselliğinden falan bahseden, umuda ve estetik inancına sahip olan onca insanın karşısında söylemek kolay mı?

Soruyorum:
Simsiyah tuvale sanat diyen modern sanat simsarı kadar korkunç değil mi kamyon şasisine iki tane oya koyulmasını yücelten Çakma Anadolu Hipster'i?

Dur. Olayı basitleştiriyorum.

Koyu kızıl duvarlar, ahşap dokusu ile tıklım tıkış bir kafedeyiz. Duvarlarda ergen Hollywood filmlerine ait afişler, sarkastik ihtarlar, isyankar manifestolar var. Sigara dumanı havada asılı kalmış, kıpırdamadan duran bir bulut. Gürültülü insanlar. Kadife ceketler. Sakallar. Kahve bardakları bir dudağa bir masaya değiyor.
Adam diyor ki "İnsanın yaptığı her şey sanat. Simitçinin ıslıkla çaldığı türkü bile! Birisi, bir diğerinden daha önemli olamaz."
Sonra Pink Floyd'dan bir şeyler çalıyor. Adam dinlerken kendinden geçiyor. "Ee abi," diyorsun. "Bu da sanat o da sanat değil mi?"
Tereddüt etmeden "Evet," diyor adam.
"David Gilmour sana o hazzı yaşatmak için 'bir hayat' tüketti. Bir şeyler yaşadı. Bir şeyler yaşattı. Parçalandı, birleşti. Kırdı, kırıldı. Maddeler kullandı. Belki birkaç defa ölümün kıyısından döndü. Düşündü, düşledi. Sonra senin dizlerini titreten o şarkıları yazdı. Ve sen şimdi diyorsun ki, simitçinin içli ıslığı ile Comfortably Numb aynı şey. İkisi de san'at. İkisi de yaratımın bir ürünü. İkisi de insani açıdan aynı kıymette. Öyle mi?"
Adam yutkunuyor, ağzını açacak gibi oluyor.
"Biliyorum. Sanat diye tanımladığın bir şeyin illa ki güzel olmasına lüzum yok. Asıl olay ne biliyor musun? Sanat diye bir şey yok. Yani o sanat, bu sanat... Bunlar yalan.
Ama bir anlığına evrenin biraz daha anlamlı bir yer olduğunu, bir anlığına yaşamlarımızın bir kıymeti olduğu yalanına inanırsak... Sence de o kelimeye ihtiyacımız yok mu? Yani madem yalan söylüyoruz bari bu yalanlara bazı kıstaslar getirelim. Mesela anlamsız bütün insan üretimlerine sanat diyelim. Hah işte... Burada aynı anda konuşuyoruz. Fakat ben bir noktayı reddediyorum. Her şey olmamalı. Çünkü biz insanlar bu kelimeyi bir onur nişanı olarak, bir yüceltme sembolü olarak kullanıyoruz. Ben içli ıslık türküsünü yüceltmek istemiyorum. Çünkü bir skim emek yok o işte. Ne zihinsel ne de fiziksel olarak. Ayrıca bir skim arkaplan da yok o işte. Yani, hangi bütünün parçası o, diye sorsam cevap bulamam. Hah işte Sanat sanat diye destursuz anılmasın dediğim kelam da bu! Birileri hayatını bu işe adıyor, bir şeyler üretiyor... Kelimeleri, notaları, çamuru alıyor, anlam oluşturacak şekilde birbirine bağlıyor. Üretim evrim geçiriyor; sudan karaya çıkıyor... Anlamlar değişiyor, derinleşiyor, bazen basitleşiyor ama hiçbir zaman birikimini yitirmiyor. Bu süreçte organizmalar tarafından milyarlarca kilo kalori enerji harcanıyor... Eser böyle oluyor. Sanat bu oluyor.
Buralara yaz günü kar yağıyor canım, ölene kadar seni bekleyemem, değil yani. Anladın mı?"

Sessizlik.

Kimse bir şey söylemiyor.
Tam o esnada internette bir video dolaşmaya başlıyor. Serdar Ortaç konser kaydı. Another Brick In The Wall'u söylüyor.
Aynı anda Şili'de bir yanardağ patlıyor. Depremler. Tayfunlar. Kasırgalar. Viral reklamlar.

Derken birisi çıkıyor ve tüküre tüküre konuşuyor:
"Sanatçı kamyon şoförlerini seviyorum. Japonları da. Bizimkilerin atası pehlivan, bunların samuray, ne farkı var? 'Arıza Geni' bütün memleketlerde ortak değil mi hacı?"


- dedi Can Toraman Torakku

Perşembe, Mayıs 19, 2011

Baby On Board


Dear Good Sir, Dear Kind Lady;
Dear keen driver, Dear neat chauffeur;

Hi,
How are you?
I?
I am the guy on your rearview mirror. Yeah, the one who rolls his eyes or violently shakes his head in a disapproving manner.
Don't worry, it's not just about you. It's everyday me... with your kind around.

When i see you from my regular point of view, say uh... driver seat, I find my attention risen and all my sensory receptors alert. Why?
Because you tell me to do so.

Really.
Its that triangular warning sign you put on your rear window saying "Baby on Board" or "Baby in Car" or worse "Princess in Car" and so...

Oh, no! I'm not mistaking you for someone else, like those "Arabada Bebek Var" people... It's just silly. That can't be you. We all know that you had been raised by British Au Pairs and developed an intellectually high level of mindset. We know that your foundation is so westerly that your parents gave you a middle name in ancient Greek and sang lullabies in Renaissance Latin. Pardon me sir/madam.
It's folie.

And hey! Can you just tell me what they are thinking? Please!
We all live in Europe. Putting your baby signs in Turkish?? That must be the definition of 'Crazy' in dictionary. Huh!?
You see, I don't understand those people who insist on keeping those Turkish Signs. Yes, It's Turkey we live in, but... We are not a third world country any more. Everyone is well educated and everyone can read and write in English... Even better than their Turkish!
So? What's the point of keeping those signs in Turkish? Are they trying to prove something? Or do they really hate their kids? Are they waiting to someone rear-end them and threaten the lives of innocent kids. (Although i believe that they will raise those kids as uneducated and avant garde as themselves. The State should take those kids into foster care.)

Yes. I just want to thank you for being there... Without you, mockery wouldn't be this much desperate and proud.

Take Care, drive safe...

Your CT scan

Cuma, Mayıs 13, 2011

"Syntax Error," dedi Başkan. Bakışlarını kaçırdı ve huzursuzca kıpırdandı.


YGS ile ilgili takipsizlik kararı veren Ankara Başsavcılığı şifre iddialarına yol açan programın yeni mezun bir yazılım mühendisi tarafından yapıldığını belirtti!



"

Bunun böyle olacağı belliydi.

Üniversitede 1. sınıf mühendislik okumuş herkes algoritma nedir; nasıl yazılır bilir.
[bilmeyenler içün: Algoritma, bir programın istenilen işi yapabilmesi için gerekli komutların mantık sırası; çalışma prensibidir.]
Bu kişiler için, YGS skandalında gerçekleşmiş olaylar fazlasıyla netti! Ne bir savcı raporuna ne de 'başgan' açıklamasına ihtiyaç oldu. (Niyetlerden değil, kabahatlerin iskeletinden bahsediyorum!)

Savcılık raporunda bu şekilde yazmasa da, güvenilir kaynaklardan aldığımız bilgilere göre suçlu ortadaydı!

Siz onu hep ön sırada içine kapanık çocuk olarak tanıdınız. Tenefüslerde dışarı pek çıkmaz, kimselerle fazla konuşmaz, önündeki kitaba bakardı.
Kızlar kıkır kıkır arkasından konuşur, sınıfın hareketli oğlanları sınav zamanı gelince ismini hatırlardı!
Siz de hatırladınız değil mi?
Hani şu üniversiteye başladıktan sonra kareli gömlek giyen; şenliklerde gömleğini içine sokan; dört senede okulu bitiren...
Hah işte o!

Yazılımcı... Yeni Mezun Yazılımcı!

Diyorlar ki sehven gelmiş dünyaya...
Sehven girmiş o bölüme...
Sehven bitirmiş...

Sebep de o ya!
Güzel ülkemin binlerce üniversitesi her sene sehven mezunlar veriyor. KPSS sehven adam alıyor. Adamlar sehven ÖSYM programlama sorumlusu oluyor.

Şaka bir yana, baş şüphelimiz, ösym'nin yazılımcısı...

Bu adamdan "rastgele" fonksiyonuna sahip bir program yazmasını istemişler ve adam da yazmış.
Yazmış ama ya kötü yazmış ya da kötü niyetle yazmış.
Çünkü bunu yazan adam veya kodu inceleyen/denetleyen bir kimse, tanıdığı bir başka kimseye "bak sistem şöyle çalışıyor," diye bir tiyo verirse, o tanıdığın takıldığı sorularda başarı sağlaması kaçınılmaz olacaktır.
Yani esasında "rastgele" fonksiyonu kısmen yazılmış. Seçenekler farklı ama cevapların birbirleriyle belirli bir patern(desen) içerisinde uyuşma durumu söz konusu.

Yani hadi diyelim kötü niyetli değil bu yazılımcı... Bir buçuk milyon insanın moralini sehven patlatmış... Peki böyle yapmasına ne sebep olmuş olabilir?

Cevap sadece bir çağrışımdan ibaret: Her adaya farklı bir kitapçık demek bütün bir YGS için (160x5x1.5x10^6) BİR NOKTA İKİ MİLYAR tane şık demek... Yani matbaadaki makineleri geçtim; o makinelere komut verecek bilgisayarın bir nokta iki milyar tane farklı şıkkın rastgele olarak basılmasına komut vermesi demek. VE tabii aynı zamanda bu bir nokta iki milyar rastgele şıkkın doğru sonuçlarını kafasına kaydetmesi demek...
Bilgisayar işinde bu tür şeyler çok uzun süren hesaplar değildir ancak göz açıp kapayıncaya kadar da bittiği de görülmemiştir.
Yazılımcının sehven patlattığı olayın sebebi de bu "süre" durumu ile ilgili olsa gerek.
"Heh; Ben bir desen kurayım da bari, baskı, kayıt, kontrol işleri daha hızlı olsun."


Tabii yerseniz...


Türkiye'de bu işi bir rezalete çeviren nokta ise farklı.
(Her makyevelist cephenin yapması gerektiği gibi) Topu daha ilk günden yazılımcıya ve onu denetleyen bir üst seviyedeki adama atmaları gerekiyordu. ÖSYM başkanı "derhal" bu kişiler hakkında (yalandan bir) soruşturma açsaydı kendileri böyle dillere düşmeyecek, gazetelerde komik komik fotoğrafları çıkmayacaktı.

Ama tabii, bir diğer hususu hatırlatmakta fayda var. Bazı iktidar sahipleri ve altlarında çalışanlar ne kadar makyevelist olursa olsunlar aynı cemaate mensup oldukları için birbirlerine bu türden kazıklar atamazlar. Birbirlerini kollamak durumundadırlar. O yüzden de işte bu boyutlara ulaşan hatalar yapabilirler.

Şimdi düşünüyorum ve aklıma yepyeni bir paragraf geliyor:

Bu iş AKP'ye birkaç puana mal oldu. Çünkü boru değil; 'ana yüreği' denklemi mevcut! AKP'ye oy vermiş bilinçli(!) ailelerin çocukları çekecek bu işin çilesini. Çocuğunun çilesi ana-babanın çilesini tetikler. Bu da tepkiye sebep olur.

Tabi yine de bir epik başarısızlık söz konusu değil. AKP'nin asıl adamları (tepedekiler ve The Diğeri) birkaç usta açıklama ile hem pozisyonlarını korudu hem olayı kınadı hem de aradan muhalefete laf çaktı... Buraya kadar her şey olağan... Paragrafı ilginç kılan şey ise sorunun kaynağında boylu boyuna uzanan beceriden yoksun bir bürokrat!

Şöyle biraz gözlerimi kısıp geleceğe baktığımda rahatlıkla görebiliyorum. Birkaç şapşal bürokratın epik başarısızlıkları bir gün AKP'yi iktidardan edecek. Çünkü şu ana kadar bin tane olay oldu ama yine de statükocu kitlenin midesi kalkmadı.
Kimsenin kılı kıpırdamadı.
Çünkü ortam sütlimandı.
Parti bunun için çalıştı. Yarın da çalışacak.
Ama hacimleri; dolayısıyla da riskleri büyüyor. Yarın bunlara yancı olan bir kişi çıkacak ve çok kötü rezil olacak; gizli kameralar, kayıtlar falan... Sonra bir başkası makamında skandala karışacak... Sonra da işte... malumunuz...

Her yüz kişinin kırk altısından bahsediyorum...
Onları, oldukları yerde korumak için ilim ve fen ışığında popülist operasyonlar yapan AKP'den bahsediyorum...

Bir gün bir koalisyon hükümeti olacaksa bunun sorumlusu işte o "aynı cemaatten olduğumuz için savunmak zorunda kaldığımız" bürokrat olacak!

"
dedi Can Toraman.

Perşembe, Şubat 17, 2011

Şems'in suçu ne?


Dağdaki Çoban
Güzel hanım kızımız ilk defa "Dağdaki çoban ile benim oyum bir olabilir mi?" diye sorduğunda çok içerlemiştim.
Hayır, babam çoban falan değil; ezilmişlerin yılmaz koruyucusu da değilim. Benim derdim, vakti zamanında çobanlığın Anadolu'da mistik bir meslek olarak benimsenmiş olması.

Şaka değil gerçek; kimi dervişler, kimi tasavvuf ehli zaman zaman bu mesleği Allah'a yakın olabilmek için tercih etmiş.
Bütün ahalinin kuzusunu koyununu alıp dağa tırmanmak ve günlerce ortadan kaybolmak tehlikeli olduğu kadar mistik bir deneyim. Bırak interneti, cep telefonunu; ışığın ateşle özdeşleştiği bir dönemden bahsediyoruz. İmparatorluklar yıkılır, kimse duymaz! Grip adamı öldürür, salgınlar istatistik yaratır. Dünya belki düz bir tepsi, iki menzil arası yolculuklar ise bir ömür boyu... Ve işte tam o anda hiçbir şey değil, bir deli çobansın.
İmkansızlıkların had safhada olduğu yegane meslek.
Eşkıyalar kol gezer; bir sopa, bilemedin bir yemek bıçağıdır tek silahın. Hava bir bozar, donar kalırsın dağın yamacında. Ayak basmamış yaylalarda kurtlar ve hatta belki kaplanların tehdidi dahilinde güvenebileceğin tek şey iri bir çoban köpeği olabilir. Kötü bir tuzak belki de bir ağaç dibinde unutulmuş iskelete dönüştürecek cılız bedenini.
Diğer yandan, yalnızsın. 1000 tane koyun olsa yanında ne fayda. Buz gibi bir hava; sınırsız bir ufuk çizgisi; hayalet gibi akan sisler; kapkara toprak; sımsıkı ağaçlar; damla damla ağlayan çimenler... Tam anlamıyla Vahşetin Çağrısı!
E bulacaksan orada, doğa ananın kucağında, bulacaksın Tanrı'yı.

Doğru konuşalım.
Derviş olmak her ne kadar çileyle özdeşleştirilse de popüler bir detaydır. Hayatımda bu mesleği ilgi çekici bulmayan bir insan daha tanımadım. Tabii çobanlık detayını bildiğinizde rahatsız oluyorsunuz oy mevzusunda.

Ara not- mini blog:
Aysun Kayacı'yı lanetleyen pek çok kişi sonradan söylediklerine hak verir oldu. O gün naiflikten yarılanlar, bugün totaliter tavra doğru yakınlaştıklarını gördü ve en sonunda isyan etti. Çoban değildi çatılan... Kömür ile, buzdolabı ile kandırılanlardı.

Velhasıl...
Bugünlerde derviş diyince akla beş yüz bin (500.000) (yarım milyon) satan 'Aşk' gelmesin de ne gelsin?
Yok pembe kapak, yok siyah kapak, yok sert ciltli... Tartışmaya ne lüzum var.
Akıcı mı? Akıcı.
Sabah programları izleyen kadınlara kitap kapağı açtırıp iki damla bilgi öğretti mi? Öğretti.
Unutanlara Şems'i hatırlattı mı? Aynen öyle!
E daha ne? (Uzatmayalım. Pragmatist düşünelim; Mutlu olalım...)

Modern Zaman Dervişi
Nasıl saatlerce Jack Bauer izleyip yollara düştüğümde Ankara'da her an patlayacak bir nükleer bomba varmış gibi triplere giriyorsam, Aşk bittiğinde de elbet bir miktar derviş oldum.
Gerçi tevekkül bir spor biçimi olsaydı ben hep zinde olurdum, orası ayrı; ama asıl egemen duygular ağırbaşlılık, sevgi ve birlik hissi oldu. Tam da Çorlu-İstanbul hattındaydım. Seyahat halinde olmak, bağımsız olmak, düşünmek, martılar falan derken bir ara ipler koptu.
Toparlandığımda Modern Zaman Dervişini açıkça düşlemeye başladım. Neye benzer, ne yer, ne içer, ne düşünür?
Alın size tam boy listesi!

Modern Zaman Dervişinin Çantasında Bulunması Gerekenler:
1- Duş Jeli + Lif + jilet = Derviş deyince akla pek çok şey geliyor da "Lan bu adamlar temiz mi, kokuyor mu?" kısmı gelmiyor. Haliyle... Varsayalım temizlerdi. Peki şimdi? Eskiden bir akar su bulmak veya bir kervansarayda tasla yıkanmak nispeten daha kolaymış. Hadi hamamlar hala var ama her yerde mi? Artık bu işin tek çözümü misafir evi, motel, otel vesaire. Kişisel temizlik önemli bir mesele. Aydınlanma yolunda buna dikkat etmeyenin de vay haline!

2- Dizüstü Bilgisayar + USB Modem = Yalnızca arş aleminde gezmek olmaz, siber alem de gezilmeli. Az kaldı, insanlar yakında beyinlerini de upload edecekler. Bugün milyarlarca kelime uçuyor o diyarda, milyonlarca insan bekliyor. Arayışını dünya düzlemine hapsedeceksen nerede senin dervişliğin? Şayet yobazsan; byte'lar arasında kutsal bir doku bulamayacağına inanıyorsan dön geldiğin yere!

3- Üç Kuruş + Altın Bilezik = Eskiden dervişlik neredeyse meslek bilinir, insanlar onları tanır, bilirmiş. Bir hana oturduğunda hayrına sana yemek alacak, konağına davet edecekler varmış. Marangozhanede çalışsan duanı alacaklarını bildikleri için bedelini misli misli öderlermiş. Peki ya şimdi? Kalksan "Ben dervişim," desen polisi ararlar! Ferrari'n varsa sat. Bir ömür yetecek kadar kuru ekmeğin olur. Şayet yoksa ufaktan bir altın bilezik edinsen iyi olur. İstihdam denen şey ekonomik bir çıkmaz. Binlerce işsiz varken kuru ekmeğini veya konağını sana sunacak olan iş de senden bir şeyler bekleyecek. Tabii, en az bir yabancı dil şart ha! Ona göre...
(Animatör Derviş steryotipi geldi şimdi aklıma... Bir tuhaf oldum. Aman deyim, evlerden ırak.)

4- Pasaport = Ben "Derviş dediğin seyyahtır," dediğimde bazıları "Sınırları olmayan bir dünyada yaşıyoruz artık," diyor. Lütfen o zaman bir zahmet bana çektiğim vize çilelerini açıklayın. 100 küsür kağıt vize başına... yurtdışı çıkış harcı, bir de temditler... Servet veriyorsunuz bir ufak seyahate. Zahmetleri de cabası!
Örnek dervişimizin gösterecek mülk tapusu, kredi kartı ekstresi falan olmadığını var sayıyorum. Bu koşullar altında pasaport edinebilir ancak Avrupa'ya giremez. Peki ya nerelere girebilir? Son 6-7 yılda yapılan antlaşmalar neticesinde, bilimum acayip Asya, Afrika ve Ortadoğu ülkesine!
("Ortadoğu kıta değil ki," diyenlerin yüzüne retorik kelimesini çarpıyorum.)

İyi. Yetti bu kadarı. Örnekler koşullara göre çoğaltılabilir. Esas önemli kısım dervişin ince ruhunun yapısı. O günlerden bu güne eminim Tanrı aynı yerde duruyor ve Aşıklar tarafından bulunmayı bekliyor. Ancak dervişlik bir yandan rehberlik, duyarlılık ve aydın olma durumu değil midir? Dünya aynı mıdır? Düşünce nereye gitmiştir?

Öyleyse nedir
Modern Zaman Dervişinin Kafasında Bulunması Gerekenler?
1- Küresel Isınma: "Yok artık!" demeyin. Var, vallahi var. Kağıtları kağıt çöpüne, camları cam çöpüne... Yenilenebilir enerji bir mesele! Destek ise dervişin gönlünde! (Kampanya sloganı oldu bu.)

2- Sosyal Düşünce: Feminizm kocası olmayan kadınların çıkardığı bir dedikodu değil. Sosyal Felsefede sayısız düşünür tarafından işlenmiş hayli ağır bir konu. Derviş kadın haklarına, toplum yapısına kulak asmayacak da neye asacak?
Peki ya sosyalizm? Marksizm mi yoksa Sosyal demokratik bakış mı? Derken ekonomi çıkar karşısına... Gelir dağılımı hakkında ne düşünür derviş? Keynesçi Ekonomi global krizleri önler mi? Liberal tavır daha mı realist?

3- İnsan Hakları: Derviş Fatiha kadar iyi bilmelidir İnsan Hakları Evrensel Beyannamesindeki o otuz kaideyi. Hoş, dervişliğin özünde o satırlardan daha fazlası vardır ama önceden düşlenenler şimdi kanun kabul edilmiştir. Bilinmelidir.

4- Bilim: Tasavvuf yolunun en gerçek sınavı olsa gerek. Bilimi ve getirdiklerini reddetmek yobazların işi. Derviş ise yobazlığın ötesinde. Evrimi öğrenip yorumlayabilmeli; Büyük Patlama'yı tanıyıp şükredebilmeli... Kuantum fiziği, atom altı parçacıklar, astro fizik, termodinamik... Bunları anlamayan derviş Tanrı'yı nasıl anlasın?
(Allah'ın Saylon'u bile... Neyse, neyse! Battlestar Galactica izlemeyenler için keyif kaçırtan yorumlar yapmayacağım.)


Sonuç: Seyyah dervişlik bu zamanda bambaşka bir şey olmalı. Bir değnek, bir hırka, bir lokma ekmek... bunlar birer metafor. Mavi hap yerine kırmızı olanını tercih ederseniz şayet şu yazdıklarımı bir düşünürsünüz.

Aşk ile kalın, (TRT sunucu repliği)
Can Toraman.

Cuma, Ocak 28, 2011

Baba, Oğul ve Kutsal Roman adına

Bir kitabın best seller olması onu kesinlikle iyi bir kitap yapmıyor.

Baraka(The Shack) 2008'de NY Times Bestseller'ı, 2009'da Amazon'da en çok satan olmuş bir kitap... 1,5 Milyon'un üzerinde satış rakamı var!

Süper! Son zamanlarda ben de popüler bir şeyler arıyordum. Akımlar ne yönde, ne gibi romanlar satıyor, bilmek lazımdı. Öncelikle Amazon'dan getirtmeyi düşündüm daha sonra ise vaz geçtim. Türkçesi varsa cümlelerime yardımı dokunur, diye düşündüm. Vardı ve aldım.

"Hristiyan Romanı" diye bir tabir olduğunu daha önceden bilmiyordum. Kitabı satın aldığımda da, sonrasında da böyle bir nesnel ayrım olduğundan haberdar değildim. Bu cehalet "Artık yeter..." deyip de satırları atlaya atlaya okumaya başladığım düne kadar devam etti. Bir de baktım ki böyle bir janr varmış ve bu bestseller roman da işte o janr'danmış.

Yanlış anlamayın; hiçbir zaman Hristiyanlıkla ilgili bir derdim olmadı. Ülkemdeki genel tavrın aksine, "iyi lan, en azından bunların manyak olanları intihar saldırısı yapmıyorlar..." diye düşünür, onların muhafazakarlarını bizimkilerden farksız tutardım. (Aralara not girmeyelim. Evet efendim, haçlı seferleri, dünyanın gizli efendileri, zulümler, ayrımcılıklar:Teferruat! Dünyadaki tüm kötü insanlar aynı dine mensuptur: Hoşgörüsüzlük Dini...)

Benim derdim bu türden romancılıkla.

Şefkatli bir agnostik olarak Tanrı'yı ve Dinleri içeren yapıtlar hoşuma gider. Zaten temaları hep aynıdır ve iyi bir romancılıkla yüreğinizi yükseltirler. Umut, inanç ve sevgi aşılarlar; yılda bir doz alır rahatlarsınız. Ama bu romanda bir hata var! Ufak tefek dini temalar içeren, evrensel düstura destek veren ortak noktaya giden bir yapıt değil bu. Evet sevgiden bahsediyor, evet acılardan konuşuyorlar amma... Kitap resmen dünyadaki tek dini Hristiyanlık olarak görüyor. (E ama Hristiyan Romanı, demeyin. Edebi eser olarak bakıyoruz şu anda. Zaten aksi durumda söylediklerimin tamamı yanlış olur.) Hangi dine mensup olursanız olun Tanrı'lı romanınızda diğerlerini "hiç" görürseniz, bu yazdığınız roman onu edebi boyutuyla inceleyenler tarafından "hor" görülür.
Ucu açık bırakılan her şey size hayal etmeniz için bir fırsat verir. Koyduğunuz bariyerler ise yapıtı kısıtlar. Bu roman hapis bir roman. Başka başka ihtimaller, dünyanın öte tarafındaki şüpheler yok! Yumuşak laflarla kaplanmış kesin yargılar var.

Üstüne üstlük kötü bir anlatıma sahip. Sahtekar repliklere sahip bir teslis portrelenmekte. Has Mitolojilerden bu yana insanlar defalarca Tanrıları veya Tanrısal varlıkları kişileştirip edebi zeminde birer karakter haline getirmiştir. Bu işin bir kuralı yoktur ama nedense edebi açıdan hiçbiri göze batmaz. Bunun en önemli sebebi ise bu karakterlerin hep süper bir gizem perdesiyle korunmalarıdır. Sıradan insan tavırları bile bir acayiptir. Kahveyi "Gece kadar kara, günahlar kadar tatlı" isteyen Mr Nancy'yi düşünün hele. Yazarın bu romanda betimlediği teslis ise anti-zenofobik (çok kültürlü) görünmeye çalışan neşeli bir grup. Herkesin keyfi yerinde; herkes bir boş işler peşinde, takılıyorlar.

Nazilerin üniformaları bu kadar etkileyici olmasaydı, herhalde ikinci dünya savaşı başladığı gibi biterdi.
Demek istediğimi anladınız değil mi?!

Normal aklı başında bir hristiyansanız bile bu kitabı yarıda bırakabilirsiniz. Acılar arasında kaybolmuş ve kendini körlemesine dine adamış olan 1,5 milyon insanı mutlu edebilecek, kilisede bulamadıkları cevapları onlara sunabilecek bir roman bu.
Sana bana göre değil yani...

Şunu sevenlere dönüp "Kardeşim, sen git bir Scott Adams oku," demek geliyor içimden.
Dinsel, Tanrısal temalı yormayan bir roman içün (üstelik online hali bedava; kitabı okuduktan sonra eşe dosta hediye etmeniz için paralı paperback'i de var):
http://www.andrewsmcmeel.com/godsdebris/

Beğenebilirsiniz.

Pazar, Eylül 12, 2010

Halk Oynaması



12 Eylül 2010 biterken...
İnternet üzerinde genel bir hazımsızlık hakim. En azından bizim gözlemlediğimiz kadarıyla.
Hazımsızlığın sebebi ise yine naiflik. Bir kısım bizim hayırlı taraf, sanıyordu ki, ucu ucuna evet veya belki de ucu ucuna hayır çıkacak, yüzde elli sekiz kabuslarda bile görünmeyecekti.

Halk, bu tarafın beklentilerinin ötesinde bir gafletle karakteristiklerini ortaya koyduğu için hazmetmekte zorlanılıyor... Doğal olarak.
Öfke var; hüzün var; umutsuzluk var, bizim besleme akışlarında.

Öteki'lerin kanallarında yaşanan büyük sevinci göremiyoruz bile.
Kendi facebook listemde akp yandaşı olan arkadaşları özellikle engellememiştim çünkü bu gibi günlerde "öteki"lerin ne düşündüğünü görebiliyor olmak lazım.
Elbette ki toplu görüntü veya sosyolojik kehanetler için buna lüzum yok.
Genelin yönelimlerini merak ediyorsanız medyayı azıcık izlemeniz yeterli.
İpuçları orada ve birazcık kendinizden sıyrılıp analiz etmenizi bekliyor.

Olacaklar çok öncesinden belliydi. "Ben demiştim," diyorum çünkü gerçekten dedim. Annem babam ve diğerleri başta olmak üzere... Titreyerek şahit olduğum o paradigma striptizini herkese anlattım.

Birkaç hafta öncesiydi. Televizyonda rutin propaganda söylemleri izletiliyor, otobüs tepesi gösterilerinin hemen arkasından o gün o yerdeki insanlara mikrofon uzatılıyordu.

Roman asıllı bir teyze, roman asıllıların oturduğu x mahallesi adına konuştu. "X mahallesi Evet diyor."

Doğruluğuna şüphe etmenin gaflet olduğu bir sözdü bu.
O günkü mitingin romanlarla alakası bile yoktu. Söylemlerde roman açılımından söz edilmemişti bile.
Ama teyze oradaydı.
Açılımı yapan başbakanının yanında...

Roman açılımını sorsanız romanlara, başarılı olmadı diyen de çıkar, oldu diyen de.

Olay zaten kalitede değil. Türk milleti hiçbir zaman kalite sevdalısı olmamıştı.
Olay varlıkta.
Kötü, kokuşmuş, yalanlar ve çürüklerle dolu bile olsa bir şeyin var olması yeterlidir Türk milleti için. O yüzden de oylar satılıktır bu muhtaçlar diyarında. O yüzden enerji değeri düşük olsa bile kömürü görmesi yeterlidir dar kafalının.

Ve haliyle rahat kandırılır.

İpucunun büyüğü de teyzenin demeciydi zaten. Mahalle mahalle güçlerinin topladıklarını gösterdi. Gerçeklerden ve yakın gelecekteki olasılıklardan bihaber herkes gibi evet dediler.

Yo hayır... Hayır diyenlerin gerçekleri ve yakın gelecekteki olasılıkları çok iyi tahlil ettiğini söylemiyorum. Söylemek istediğim yalnızca kandırmacanın ve sonuçların ortada olduğu; hazımsızlığın anlamsızlığı...

Vitrin!
Bir başka ipucu ise gazeteler ve reklam panolarındaydı.
Türkiye'nin en zengin partisi olan Cumhuriyet Halk Partisinin heryeri sarmış olan HAYIR reklamlarını görmüş olmalısınız...
Ne?
Görmediniz mi?
Ha pardon... O, Anayasa Mahkemesi tarafından hazine yardımının yarısı iptal edilmiş olan AKP idi!

İyi ama nasıl olur?

Bana sormayın ama ortada bir suçlu varsa onun kim olduğunu çok iyi biliyorum, size onu işaret edebilirim.
Hürriyet gazetesinde iki hafta boyunca her gün tam sayfa EVET ilanı verilirken, CHP ve MHP'nin o sayfalarda arada sırada görünmesinin perde arkasında bu partilerin şahsi beceriksizliklerinden başka bir şey olamaz.
Reklam panoları da aynı şekilde... 3-4 tane chp reklamını Marmaris'teki panolarda gördüm. Ankara'da ise neredeyse hiç yoktu. Cinnah'ın altında bir tane MHP'nin hayırı vardı ama o da hiçbir şey ifade etmiyordu. Her yer "DEMOGOJİYE EVET"lerle doluydu.

E hani propaganda? Her şeyin güzeli için bkz: Almanya bkz: Sovyetler.
Nazi Almanya'sında ve Sovyetler birliğinde propaganda bakanlığı vardı.
Bakanlık diyorum, Bakanlık!
Toplum mühendisliğinin ne kadar önemli olduğunu yetmiş sene önce fark etmiş insanlar var bu dünyada.

Bizim ülkemizde de var merak etmeyin. En sadık kullanıcısı akp.
Katıldıkları ilk genel seçimde öss derdindeydim (yalan: internet kafelerde sürtüp, kız peşinde koşuyordum) ve ortalıktaki havayı çok iyi hatırlamıyorum. Ama partice katıldıkları ikinci genel seçimlerini çok iyi izledim.
Grafik tasarımın bir okulu olduğunu ve alaylı olarak grafikle uğraşmanın hiçbir işe yaramayacağını o sıralarda öğrenmiştim zaten.
Reklam panoları eşit dağılımlıydı ama gözüme çarpan tek parti AKP idi.
2007 panolarını hatırlayan grafik tasarımcı dostlarınız varsa lütfen sorun, onlar da size aynı şeyi söyleyecektir.
CHP ve MHP'nin "fena olmayan" afişleri AKP'nin ışıltılı ve modern sanat eseri kıvamındaki afişleri tarafından şamar oğlanına dönüştürülmüştü.

Bir partinin afişleri o partinin oy oranını değiştirmeye yetmez mi sanıyorsunuz?
Veya en fazla yüzde bir iki?
Yanılırsınız.
Afiş kısmı bütünün güçlü bir parçası.

Bu dünyadaki her şey olduğu gibi politika da bir satış işlemidir.
Her şeyin bir pazarı ve pazarlama stratejisi olduğu gibi partilerin de vardır.

Nasıl akıllı yönetim kurulları pazarlamaya ve reklama özen göstererek şirketlerini veya ürünlerini bir yere taşıyorlarsa partiler de aynı şekilde bir yol izleyerek kamuoyunu lehlerine çevirmektedir.

Afişleriniz, reklamlarınız, liderinizin hitap yeteneği, promosyonlarınız... Hepsi oy oranınızı ciddi anlamda etkiler.
Elbette ki işsizlik, enflasyon, alım gücü ve sosyal hizmetler gibi şeyler de önemlidir; ancak bu gibi şeyleri doğru oranda tuttuğunuz sürece(ki tutamamak için aptal olmanız lazım... hiç beceremiyorsanız ülkeyi satın, gelen paralar sizi idare eder) gerisi sadece ambalajınıza bakar.

Afişleriniz grafik tasarım okullarında öğretilenleri ciddi ciddi uyguluyor ve dikkat çekiyorsa bir puan...
Reklamlarınızda duygu sömürüsü varsa veya milleti iyi gazlayacak bir sloganı taşınıyorsa bir puan;
Lideriniz hatiplik okulundan mezun olmuş ve hitap nedir biliyorsa bir puan;
Promosyon olarak soğan, patates, buzdolabı, kömür gibi şeyler dağıtıyorsanız bir puan;

Tamam bu oyunları siz yemezsiniz ama kolektif bilinçaltı yer, merak etmeyin.

Arkadaşım Oben İknanın Psikolojisi diye bir kitap önermişti. O kitapta karşılık kuralından bahsediyor. Birisine bir iyilik yaptığınız zaman bu iyiliğin mutlaka karşılık bulacağı...
Kitapta bir çok örnek var. Deneyler, toplumsal olaylar, siyasi oyunlar, vesaire... İnsanın ruh halindeki borçlu kalma dürtüsünün nasıl şekillendiğini açıkça görebilirsiniz.
Yardım isteyen bir kuruluş sokakta insanlara çiçekler hediye ediyor, çiçekleri almak istemeyenlerden geri almayı reddedip "bu size hediyemiz," diyorlar.
Çiçek hediye etme stratejisini izlemeden önce aldıkları paranın basit bir karşılık mecburiyeti ile birkaç kat artması da her şeyi kanıtlıyor.
Amway gibi şirketlerin bedava numune uygulaması ile bugünkü milyar dolarlık konumlarına gelmesi; Jim Jones gibi tarikat liderlerinin müritlerine uzun süreler boyunca destek olarak intihara ikna edecek kadar etkisi altına alabilmesi ve daha birçok şey hediyelerin gücünü kanıtlıyor.

Bizim kömür olayı da böyle bir şey işte. Akp yalnızca bir mühür izi istiyor ve insanlar da rahatlıkla karşılıkta bulunuyor.

Satılmış oylar diyoruz bu tür şeyler için ama aslında suçlu eğitimsiz ve bilinçsiz olan bu insanlar değil. Bütün bunlar bilimin ışığında emin adımlarla ilerleyen, kendisini satmasını bilen bir partinin hak ettiği sonuçlar. Muhalefetin pazarlamadan bihaber kalması da işin diğer boyutu.

Hiçkimse mızmızlanmasın. Dış mihrakları hesaba katmazsak; Akp'nin karşısına testisleri yere sürten bir CEO çıkmadığı sürece sırtları yere gelmeyecek, her seferinde istediği oranları yakalacaklar.

Şimdi fark ediyorum da... Bir Cem Uzan vardı. Şirket sahibi... Pazarlamacı... İşadamı... Ve bir anda yok edildi.
Komple bir Teori işte!


Neyse, keyfinize bakın.
Saygılarımla, Can Toraman.

Cumartesi, Ağustos 14, 2010

Porno Savaş





Time dergisi savaş pornografisi yapmakla suçlanıyor.

-

Resimdeki kapak Ayşe adında on sekiz yaşında bir Afgan kıza ait. Şer-i meseleler ile Taliban tarafından burnu kesildiği iddia ediliyor ve artık kendisi yalnızca bir trajedi konusu değil, aynı zamanda bir de medya meselesi...

Haberin ana başlığı "What happens if we leave Afghanistan?"
Yani "Afganistan'dan çıkarsak neler olur?"

Kapaktaki kızcağızla ilgili Time'da Aryn Baker tarafından kaleme alınmış yazının genel içeriği malum: Afganistan'da kadınların çektikleri ve dolayısılya "Taliban".

Görme kabiliyetinde sorun olmayanlar için de Time'ın bunu kapak yapması açık bir ifade yaratıyor: "Savaş mı? Ne savaşı? Kadınların burnunu kesiyorlar ve sen hala savaş diyorsun!" mesajı.

Lafı pornografiye getirmeden önce eklemem gereken başka bir şey var.
Bu haberle ilgili Savaş Pornografisi tabiri daha öncesine dayanıyor, amma, New York Observer gazetesi işin başka bir boyutunu daha öne çıkarmış.
Aryn Baker'ın kocası Afganistan'da IT sektöründe yer alan oldukça nüfuslu ve yabancı yatırımcılarla sıklıkla iş yapan bir kişiymiş.
Dolayısıyla Aryn Baker savaş karşıtı olmayıp, savaşı haklı çıkaran haberler yapmakla kâr ediyor, kazanç sağlıyormuş.
Bu da iddia edilene göre Savaş Pornografisine bir kanıtmış.

-

Fear Mongering, diyorlar Time'ın yaptığı bu işgüzar haberler için. Yani "Korku Tüccarlığı"...

Peki ya durum gerçekten de böyle mi?

-

Afganistan.

Benim için Afganistan Cinnah Caddesi ile Hava Sokak'ın köşesinden ibaret değil elbette ki ama size şunu söyleyeyim, basit bir güzergâh bile bir şeyler anlatabiliyor.

Hava Sokağın altındaki evime gidebilmek için bir üst sokaktan yani Afganistan Büyükelçiliğinin bulunduğu sokaktan geçmem gerekiyor.
NATO kuvvetlerinin Afganistan'a atladığı 2001 yılından beri o noktada değişik pek çok şey ile karşılaştım. İçlerinden en uyarıcı olanı ise İşgal'in ilk zamanlarında bir gün Afganistan Elçiliğinin bayrağı olmadığını görmem oldu.

İlkokuldayken öğretmenimiz şöyle bir laf etmişti: "Bir ülkede göklerde bayrağının dalgalanması o ülkenin bağımsızlığına işarettir."
Evet ilkokuldaydım ve kusura bakmayın rüzgarsız günlerde oldukça üzgün olurdum.
Ciddiyim.
Yani başımı kaldırıp bir bayrak direğine baktığımda şayet o bayrak orada dalganmıyorsa "ya, şimdi yani biz, tam olarak, bağımsız değiliz." diye içimden geçirir, halimize üzülürdüm.

Tabi yıllar geçti ve bağımsızlığın rüzgarla alakalı olmadığını; tamamiyle, ülke öz kaynaklarında var olan ekonomik potansiyelinizin bizim tarafınızdan kullanılıp kullanılmadığı gerçeğiyle alakalı olduğunu öğrendim. (bkz: özelleştirilip rüzgara satılmak)

Yine de düşünün bir kere, bilinçaltım bir ülkenin en büyük değerini bayrağıyla özdeşleştirmiş halde ve komşum olan elçilik bir mezarlık kadar sessiz, bayrak direği ise çöller gibi ıssızdı...

Bir sorun vardı.

Dünyanın orta yerinde bir ülkenin bağımsızlığı elinden alınmıştı ve bütün savaş haberlerine rağmen ortalık sessizdi.

-

Burada savaşı ya da savaşmamayı haklı çıkarmaya çalışmıyorum.
Aryn Baker'ın makalesini okudum, o da böyle bir şey yapmaya çalışmıyor.
Ancak, Time'ın meselesi ise farklı olabilir; çünkü Time bir güç odağı ve güç odakları toplumsal bilinçaltını dürtüklemeden konumlarını koruyamazlar.
(denge meselesi.)

Bu yüzden, evet, Fear Mongering, Korku Tüccarlığı... bir gerçek.
Çünkü;

Savaş'ın çıkaranlar tarafından ne kadar kârlı bir iş olduğunu artık hepimiz biliyoruz. Hele o savaşın ertesinde bir de girdiğiniz ülkeyi yeniden inşa etmeye başlamışsanız köşeyi bin defa dönersiniz.
(Yıldız Teknik Üniversitesi Makine Mühendisliği mezunu olan babam hep der: "Bizim dönemden mezun olanlar arasında makine ile uğraşanlar pek bir şey yapamadılar ama aralarından inşaat sektörüne kayanların hepsi ihya oldu." Çevrenizdeki müteahitlere bir bakın lütfen...)

Bu yüzden birileri zenginliğini korumak, zenginliğini arttırmak istiyor ve savaş sayesinde de bu işi yeterince başarılı bir biçimde yürütüyor.
Bir şirket değil bin şirket kazanıyor bu işten.
Ve neredeyse hepsi de birbirini kolluyor. Kimisi medya kollarıyla bilinçaltını dürtüklüyor, kimisi çok konuşan medyatik bir kurumu kaynakları ile tehdit ediyor.

Konu yalnızca para mı?
Elbette ki, hayır.

Bir de NATO kuvvetlerinin pipilerini çıkartıp boylarını bütün dünyaya göstermesi de söz konusu. Bu da başka türlü bir savaş... Başka bir kazanç kapısı...
"Biz varız ve işte bizimki Afganistan'ın bir ucundan diğer ucuna kadar uzanıyor!" lafını seslendirmek, kendini ispatlamak, dünya dengelerine karşı balans ayarı yapmak...

Konu güç.

İşin kötüsü (veya belki de doğal olanı) bütün bu güç oyunu yalnızca bu çağa ait değil.
Binlerce yıldır aynı terane dönüyor ve insanlara Tarih dersi yalnızca milli duyguları pekiştirmek adına masalsı bir tonda verildiği için kimse anlamıyor.
Yalnızca Türkiye'den bahsetmiyorum; bütün dünyada bu böyle.
Herkes sanıyor ki, "Amerike işte, Yahudiler işte, veya Vatiken, kömünistler de olabilir, geyler falan..."

"Sıkmayın canınızı," diyesim geliyor bu insanlara.
Bu tavır hep vardı.
Çarlık Rusyası bile "Vah yazık şu Bulgarlara," diyerek Osmanlıyı dürttü. Sonra da çok sevgili müttefiklerimiz olan İngiltere, Fransa falan "Canım Osmanlı kötü durumda arkadaşlar," diyerek bize yardım etti.
İnandırıcı geliyor mu kulağa?

Bir bakıma biraz kafası çalışan bu insanlar elbette "delivering democracy", "liberating people" ezgilerini dinleyecek ve içten içe küplere binecek, savaş karşıtı olacaklar.

Siz istediğiniz kadar savaş karşıtı olun... Bahse varım önceden hesaplanarak sizin varlığınızın bile toplumsal bilinçaltının sessizce sinirlenmesi ve pasifist tepkileri için gerekli olduğuna kanaat getirilmiştir.

Buraya kadarına ister pragmatizm deyin, ister nihilizm...

Ama işte gerçekler başka.

Gerçekler...

-

...PORNO!

hehey.

Time'a kapak olmak o kadar kolay bir iş değil. İnternette bir sürü şablon var; içine kendi resminizi koyuyorsunuz ve bir bakıyorsunuz ki: "TIME'a kapak olmuşsun!"

İnsanlar olarak biz gösterişe biraz açız.
(Nefret ediyorum bu tür genellemeler ve özelleştirmelerden. Sanki bütün suç insan olmaktaymış gibi! Tavuskuşunun erkeğini düşünün bir hele! O kuyruk ne öyle? Bir de bize derler gösteriş meraklısı diye!)
(Her neyse.)
Bu açlık bilinçaltımızdaki son derece doğal ancak bir o kadar da fantastik bir sürü bağlamın da habercisi...

Porno, bir kere!

Lütfen kendinizi sorgulayın; beş harfli bir kelime olarak bu kadar ilgi çekici başka hangi kelime olabilir?

Ve işte Time Savaş Pornografisiyle suçlanıyor.

Centerfold diye tabir ettiğimiz, porno dergilerin orta yerinde yer alan katlanmış uzun sayfalar vardır. Nasıl bizde arka sayfa güzeli gibi bir şey varsa onlarda da "centerfold güzeli" bulunur.
Bu noktada Ayşe denen kız da Time'a kapak ama maalesef Savaş Pornografisine "centerfold" oluyor.

Bu yazıyı okuyanlar arasında son derece "elit"(!) ve dolayısıyla artık kendini nihilist bakış açılarına kaptırmış kimseler var olabilir. Sözüm onlara değil.
Ama düşünün...

Türk askerinin Kurtuluş Savaşındaki kahramanlıkları anlatılırken göğsünüz erkeksi bir gururla dolmadı mı?
Dumlupınar'dan öte Yunanlıları deniz yönüne doğru nasıl sürüldüğünü dinlerken ağzınızın suyu akmadı mı?
İstanbul'un fethinde "Surlara atılan ilk topu biz kullandık," dendiğinde belki de bir defaya mahsus olsa bile dünyanın en gelişmiş teknolojisini kullanmış olmamız ne de zeki olduğumuzu düşündürmedi mi?

Benim cevabım evet.
Normal şartlar altında tarihimizin cinsel bir anlamı olamaz. Çünkü o tarihtir. Bir cetvel ve bu cetvel üzerindeki olaylar dizisi...
Ama biz insanların psikolojisi çoğu zaman görünürdeki anlamlardan sapar.
Bazen kendi tarihimizi dinlemek bile zihinsel tahrike sebep olur, Ego Boost, yani Ego patlaması yaşatır.
(salaklar için tercüme: Bir yerlerinizden sıvı akmasını ya da damarlarınızın sertleşmesini kast etmiyorum. ruhsal tatminin de cinsel bir boyutu vardır.)

Savaşın bütün hali acıdır. Yaşayanlar bilir.

Ama savaşı dinlemek insanda porno izleme etkisi yaratır.

Hayallere dalarsınız.
"...red headed secretary removing panties and giving head..."

Porno budur.
Bir anlığına orada olduğunuza inanır ve siz olsanız neler neler yapacağınızı düşlersiniz.

Eğilerek masaya yaslanmış o "obje" gibi, makineli tüfeğinizin hizasındaki düşmanlar da birer insan değil, sadece ve sadece seksüel rahatlığa ulaşmanıza yardımcı olacak soyut kütlelerdir.

Medya da bunu sunuyor. İster Time olsun, ister New York Observer, ister Hürriyet, ister Milliyet... Hayır, biz sürekli şehit haberi alıyoruz, kastım onlar değil çünkü pornografik yanları pek yok.
Kast ettiğim şey diğerleri.
Diğer insanların şehit dediği, ama bize göre leş sayılanlar.

Atılan bombalar ve ölen binlerce düşman...

Sizi öldürmek istemiş olup, özgürlüğünüze, değerlerinize ve sevdiğiniz her şeye göz dikmiş insanların yok oluş, tükeniş haberleri...

Porno.

Bir sürü kişi tanıyorum Irak'ta Amerikan Askerlerine saldırıldığı haberini duyunca bundan keyif alan.

Bu insanlar kadar bir o kadar da Amerika'da var. Onlar da ölen direnişçilerin haberlerini aldıklarında keyifleniyorlar.

Ve porno sadece ölümlerle sınırlı değil.
Burnu kesilen kızın acısı da kimi insanlar için bir porno yolu. Erotika belki de.
Düşlüyorlar, kızı koruma altına almış NATO korumasındaki Afgan sığınma evlerinde dağıtılan iyilikleri...
Düşlüyorlar, Taliban'a karşı verilen savaşa ayrılan kaynaklar ne de önemli, diye.
Düşlüyorlar, batının getirdiği adaleti ve düşmanları arasındaki adaletsizliğin bu tavrı ne kadar da haklı çıkardığını...

Erotik Porno.
Savaş ve Savaş ötesi bütün sosyal durumların haber yoluyla size taşınması...


-

Mister Time'ın Savunması

Time Warner dünyanın ikinci büyük medya devidir.
Etkisi altında milyonlarca insan vardır ve her gün, her dakika bu milyonlarca insana haber ve diğer hizmetleri yetiştirir.
CNN, HBO, Warner Bros, Time Magazine ve benzeri gibi birçok etkili markanın sahibi ve idare edicisidir.

Time Warner, toplumsal bilinçaltına inanmıyorsanız, yalnızca büyük bir şirkettir.

Şayet inanıyorsanız, Time Warner diğer devlerle beraber dünyayı yönetmektedir ve kimse de ne aksini iddia edebilir ne de bu duruma karşı gelebilir.


Şimdi...
Buraya kadar Time Warner şirketi yönetimindeki Time'ın ne kadar kötü, ne kadar şeytani, ne kadar gey olduğunu falan kast ettik. Değil mi? (yanıltma sorusu)

Bugün Time'da ufak bir resim dizisi var. Okuyuculara "İftar" nedir, bunu gösteriyor.
Time'ın şeytan olmadığının bir kanıtı olabilir mi bu?
Okurlarının büyük çoğunluğu Batı'lı olan dergi bu kişileri doğu kültürüne yabancılaştırmak yerine bir aşinalık havası yaratmaya çalışmıyor mu?
Bence "farklılıkları öne çıkartıp yabancılaştırma yaratıp empati kurmayı engelleme" gibi bir durum değil bu.
Bir batılı olarak, isteseniz de istemeseniz de, iftar için çalışan insanların yüzlerindeki son derece masum ifadeleri gördüğünüzde empati kuracaksınız.
Onların varlıkları ve kendi hallerindeki yaşamları bilinçaltınıza kazınacak.

Bu savaş yanlısı bir duruş değildir.

"Ama ya Ayşe?"

Sözümün sonuna gelirken elbette buna da bir cevabım var.

İlk okuduğum çizgi roman şu on bölüm basılmış renkli Türkçe Örümcekadam'dı.
Lafı uzatmaya lüzum yok, hepimiz örümcekadamı seviyoruz tamam.
Ama belki de onu sevmemize sebep olan en dikkat çekici şey amcasının o hatırlanası nasihatiydi:
"With great power there must also come great responsibility"
"Büyük güçle beraber büyük sorumluluk da gereklidir"

Şimdi düşünün, Amerika ne Afganistan'a ne de Irak'a girdi.

Afganistan Taliban yönetimi altında...

Kendinizi Ayşe'nin yerine koyun.
Evden kaçtığınız için kulaklarınızı ve burnunuzu kesiyorlar.

Sonra?

Sonra ise kaçacak hiçbir sığınma eviniz olmayacak çünkü NATO güçleri meydanda yok ve meydanda olan baskıya göre de siz bir "orospu"dan ibaretsiniz.

Ayşe'yi bir gece Kabil'de sokakta çöpleri karıştırp ağlarken hayal edin.
Onu öyle hayal edin ki lanet etsin her şeye.
Hayal edin ki NATO'nun kendi vatan toprakları işgal ettiğini hayal etsin.
Nefreti, kini ve acziyeti hissedin.

Evet, herkes iki yüzlü, evet o işgaller esnasında çocukların tepelerine bombalar yağdı...
Ama Ayşe'nin yerinde olsanız, gerçekten de bütün gururunuz ayaklar altına alınmışken "İnsanlık gururu" diye bir şeyi düşünür müsünüz?

Belki Time sorumluluğunu yerine getiriyor; belki de yalnızca kâr amacı güdüyor.

Bütün bunlar birer fikir.
Yani nefes almanız kadar gerçek olmayan şeyler.

Olmayan bir burun aracılığıyla nefes almaya çalışan ise Ayşe ve onun gibi zulme uğramış diğerleri...

Pornografik bir öğeye dönüşmeniz bile umursanacak bir şey değil.

Gerçek olan geriye kalan etiniz ve onunla ne yapabileceğiniz.

Cumartesi, Aralık 05, 2009

Vampirik Yöntemler

Bazen insanları bütünüyle saf dışı bırakmak gerekiyor. Bazen öyle anlar oluyor ki buna mecbur oluyor; bırakın bekânızı, ufacık bir huzur parçası için istemeden de olsa yapmaktan çekindiğiniz eylemlere itiliyorsunuz.
Sırf biraz huzur için kendinizden ödün veriyorsunuz.
Tamamen kurmaca bir hareketler silsilesini üzerinize bir palto, bir zırh gibi geçirip oturuyorsunuz öylece. İçinizdeki yalancı devralıyor bedeninizi ve bir damlacık nefes anı için türlü taklitlerle sarıyor tepkilerinizi.
Yalan söylemek aslında bu; fakat kastım, olayı çirkinleştiren, davayı iddia makamına yutturan, toplumca son derece ayıp kabul edilen 'yalanlar' değil.
Yöntem, başka türden bir aldatmaca.
Sebep ise toplumsal normlar ve karşınızdaki insan...
Yöntem, susmak.
--
Bir derviş gibi takatli olmadığımızı varsayıyorum. Aksini iddia eden, daha sınırlar ile onu tanıştıracak olan insanla karşılaşmamış demektir.
Çileden çıkmak, bu bağlamda, an ve kişi meselesi. (Doğru zamanda doğru yerde doğru insan(lar)la)
Çoğunlukla beklentilerinin karşılanmaması kişiyi sinir harbinin soğuk cephelerine sevk eder.
Başbakanın, sizin politik görüşlerinize pi radyan kadarlık bir açıda yaptığı söylemlerden tutun da; annenizin en olmadık şekilde hareketlerinizi sorgulamasına kadar bir sürü şey...
Her şey derece derece ve bahsettiğim şey şu fani sinirlenme anları değil.
Ta içinize işleyen, sizi Nefret Dağının buz gibi doruklarına taşıyan, içsel çığlıklarınızı kriminal notalara çeviren, kalbinizde pompalanan pekmezin rengini siyaha döndüren, sizi mitralyözlerle kalabalıklara ateş açmaya davet eden türden bir şey, bir Sinir.

Tanımlık edatımız yok belki ama anlayağınıza eminim: Bahsettiğim şey, The Sinir. (frenk arkadaşlar le ya da la kullanabilir)(hispanikler ise... san andreas style, vato. micro uzi ile araba kaportasına yazılmış herhangi bir ünleme geometrisi)

Bu siniri, diğer sinirlerden ayıran şey ise sizi çaresiz bırakması. Yöntemden bahsetmemin sebebi de bu.

Aslında çaresiz değilsiniz. Aslında çok heyecan verici, rahatlamanıza sebep olacak ve içinizdeki okyanus kıyısı kumsalını uyaracak seçenekleriniz var.
Ama toplum normları!
--
Kişiler tahammül edemediğiniz hareketleri ile o fitili yaktıklarında dört seçeneğiniz var:
1. Kaçmak. (Üstelik koşarak)
2. Kavga etmek. (dilli ya da elli) (kanlı ya da kanlı)
3. Bir doğa afetinin tam o anda vuku bulması için dua etmek. (ateistseniz, bkz:umutsuzluk)
4. Susmak.

Bahsi geçen 'Yöntem', sonuncusu... sükunet (arabik vörjın of saylıns) (of dı şiip) (şaka)

Kişiler aptallıklarını ortaya koydukları, beklentilerinize tecavüz ettikleri ve günahlarının farkında olmadan nefes alabildikleri o dakikada yetişkin tarafınız size bir çağrıda bulunur.
"Hadi ama, daha öncede gördük bu sahneyi, sen sinirleniyorsun, soylu tepkini dile getiriyorsun, karşındaki ya seni anlamıyor ya da yanlış anlayıp haksızlıklarını başka haksızlıklarla pekiştiriyor, sonra kavga, sonra göz yaşları, sonra vicdan azabın ile bireyciliğin arasındaki iç çatışma... ve sonsuz stres"
Sen düşünceli düşünceli kafanı sallarken o devam eder.
"Biliyorsun. Sussan her şey çözülecek. Senin onu dinlediğini düşünecek. fikirlerine katılmasan bile aklından onun haklı olduğunu geçirdiğini sanacak ve en sonunda da yorulup gidecek. Bu kadar basit. Başka bir şeye konsantre ol, mesela duvardaki şu çatlağa; sus; evet, şimdi bitiyor."
--
Soylu bir hareket?
Sanki...
çünkü kavga çıkartacak ya da karşındakini kıracak iğrenç sözler söylememen için yapılan bir fedakarlık bu.
--
Yararlı da bir hareket.
O anda o küçük huzur parçasına gerçekten ihtiyacın var. Gerçekten çeneni kapalı tutmak seni uzayıp giden bir kişilik çatışmasının yükünden kurtaracak.
konuşma özgürlüğünden kendi kendini mahrum bırakmaya daha rahat tahammül edersin.
--
Bir yandan utanç verici.
Kimliğini kendi ayakların altına alıyorsun. Toplum öyle diyor. "İyi bir şey söylemeyeceksen çeneni hiç açma."
Karşındakinin cehaleti, düşüncesizliği, anlamdan yoksunluğu seni çileden çıkarmış olabilir, ama susma emri verilmiş. Toplumda böyle şeylere yer olmaz. Sen kimsin ki de anlayış görmeyeceğini bile bile anlayışsız insanlara karşı savunmaya/saldırıya/kendini ifade etmeye davranıyorsun?
Kişiliğin ne derse desin... hayal kırıklığına bağlı olan tepkilerini dile getiremezsin. susup üzerlerine oturmalısın.
utanç... olabilir. huzurlu olmak istiyorsan huzursuzluk yaratmamalı, utancınla yaşamalısın.
Tarih bunu gösterdi.
Haklı bile olsan, susmayı beceremiyorsan, kısa yaşarsın. Bütün imkanlar elinden alınır, tecrite uğrar, düşman ilan edilirsin.
--
Sustuğunda aldatmacanın tam göbeğindesin. Fikirlerini beyan etmeden aslında bir fikir beyan etmiş sayılıyorsun.
"hı hı."
--
Artık karşı taraf için çalışıyorsun.
Konsantre ol.
Evet çatlak.
Sıva çatlağı.
Çok ilginç.
Neden burada ki?
Sanırım gece ve gündüz ısı farkları.
Hmm, ya bina hakikaten eskidiyse?
Deprem olsa bittik demektir.
--
bitti mi?
--
Şaka gibi.
--
Niye bitsin ki?
Salak mısın?
İnsanların arsız olduklarını bilmiyor musun?
Susma konusunda usta olmadan, aldatma konusunda bir ajanın yeteneklerine erişmeden, kişiliğini cerrahi bir operasyonla vücudundan çıkartıp bir kenara koymadan bunun imkansız olduğunun farkında değil misin?
Sen ne kadar susarsan sus onlar konuşmaya devam edecek.
--
Sonsuza dek susamazsın.
Sen sustukça onlar takdir ya da onay bekleyecek. Vermezsen, ya zorla alacaklar ya da konuşmaya devam edecekler.
--
Burada gerçek bir sapağa geliyoruz.
İki yol. Bir tabela var.
"Geri dönmek isterseniz, kişiliğiniz bıraktığınız yerde. Nefes alıp çenenizi açmanızda ve tüm her şeyinizi dışarıya püskürtmekte serbestsiniz."
Soldaki puslu yolu gösteren okun altında da şu yazıyor: "susmaya devam edenler için; Durak yok, sonu da yok."
Sağdaki karanlık yolu gösteren okun altında ise: "Gerçek Yalanlar Diyarı"
--
Son seçeneğiniz gerçekten yalan söyleme durumunuz.
"...Ya evet, bir yandan haklısın ama işte..."
Bir level sonrasında da konuyu değiştirebilme becerileri.
"...O değil de, Sarkozi'yi duydun mu? Yavrupa Dirliği falan..."
--

Eşşek olmayalım.
Kullanışlı olalım.

Toplum tarafından yaratılan ahlak değerleri, yine o topluma uyum sağlayabilmek üzere yok ediliyor.
Alın size paradoks.

Bu durumda en onurlusu, çok sevdiğim bir bayan arkadaşımın nefretle andığı gibi, dağa çıkıp kendimizi pastoral hayatlara vurmak oluyor.


Cesaretten yoksun, hayatta kalma becerilerinden yoksun bireyler olarak bu da bir seçenek sayılmaz.

Ergo,

"o değil de, tim börtın'ın filmi geliyomuş"


Saygılarımla,
Can Toraman.

Pazartesi, Ekim 06, 2008

Crapp De Anglé

Eski bloglara sıcak bir yuva bulma çabası #6: ( 27 Mayıs 2007 )
--



hehe, from this day on, i decided to honor the english readers with my brilliant writing skills. Although i haven't decided yet, whether first i write in turkish and then translate it to english; or just write in English and let the turkish readers suffer! =)
wait a minute...
yes i think i figured it out!
---
Late last night i was talking with Ugur. (one of my best friends. As every Turkish name has a meaning, his name's is "Good Luck") (btw: mine is read like "John" and means "Soul" or "Spirit" or "Life" ) He was telling me about a bad incident he experienced. It wasn't so damn big deal but the disappointment he felt was overwhelming as usual.
We two can understand each other so well and i understood what led him to edge, by his feverish tone. Although our "pouring out one's grief" ritual was going as usual, something he said got my attention.
A question had been arose in front my dear friend who has big dreams and big ideals. The Girl asked him, "In which place(rank) you hold me in your life?" Like a queue of people, she ment, which shows the order of importance.
From my previous long term relationship which lasted four years, i did encounter this question a lot. As i heard Ugur saying this, i stopped writing and in my mind, i started to give an order to people in my life starting from my family and continuing with best friends.
Then suddenly Ugur, who is one of the slowest keyboard typer i've ever known, made an explanation which cancelled my plans to tell about my experiences about this awful question.

He gave me a cool tip or a great aspect about life.
He said : "People surround us and we surround them too."
I thought about this a lot and he was pretty damn right!

People surround us and we surround them too. Our interraction is like bubbles on the surface of a liquid. There is a radius between us and them. Some of us are large bubbles, some are small. If you become a large one, your perimeter widens and you can touch a lot. But most of the important people around us (like family), are always larger than us by their close relation natures (it may not be by their humanity values). Although two circles can touch each other in one point and there are infinite points on a perimeter, these large circles always block small ones' outer limits. They may even get far away from you and lose contact. But there are no direct lines travel between your center and another bubble's. This rule is applied even for the ones in contact. Whole of the bubbles gives us a great model about human relations. There are no lines or ranks between us. Sometimes we touch, sometimes we don't. But we surround and get surrounded.
There are times you may see some bubbles over others. These are the ideals i think. They overlap many of us, but yet, they are alone by their essence. Like peaks of great mountains, their presence inspire you. Makes you wanna live to the end. Hope for the best.
There may be other bubbles whose top is free from these peaks but you shouldn't be mistaken by this foolishness. This is no freedom. In the abscence of peaks you are fragile and purposeless. Only interraction you get from life is with other little or large bubbles. You cannot be in touch with any thought, any idea or any kind of awareness. Like crowds, your life flows to an ocean of corruption, where the populism grins at last.
When i think of people like me or Ugur, i find out that our best dream is to blow up into this large bubble above our head. Our purposes about life can only be fulfilled by being one, being united with our ideals and dreams. This may seem like a suicide from outside, but the truth is, we were always our ideals at first. Our little bubbles' borders are just unnecessary details like daily worries, false ideals of community or animal instincts.
As we become the peak, our perimeter widens and we finally be able to reach out for others to save.
This is a painfull act. Only cure for this pain is knowledge i think.
Cogito ergo doleo... i think, therefore i suffer!

Can Toraman, 27-5-2007, Ankara, Turkey.