Cumartesi, Ocak 21, 2012

Bekar Sıtayla Aşçılık(Resimli, Renkli)

Genşler... Genş kalanlar... Saplar... Bir ilişkiyi yürütemeyenler...
Benden size tavsiye... Yemek yapmayı öğrenin. Kadınlar yemek yapan erkeğe hasta oluyor.

Arada inanılmaz bir bağ var.

"Yemek yapıyorum," deyin; anında bir merak hissi içlerini kaplıyor.
"İyi yemek yapıyorum," deyin kafalarında büyülü görüntüler beliriyor, konsantre olmakta güçlük çekiyorlar.
(100 kadına sorduk)(hakkaten)
Bir de gerçekten iyi yemek yaparsanız, Keyti Peri'den "Beybi yore fayırvörk!" soundtrack'iniz olmazsa neyim.

Son kitabım "Ye, iç, sç, dağıt, tövbe et,"de de yazdığım gibi mutfağınızın en seksi adamı olmak elinizde.

İşte size bas-sit bir tüyo!

Bakkaldaki vakti saymazsak, beş, bilemedin on beş dakkalık süpper bir yemek.



Asma Yaprağında Somon
-ya da diğer adıyla-
Lö Somon Katakomb *


Bakkal Listesi:
Salamura Asma Yaprağı
Füme somon
Kuru Soğan
Frenk Soğanı (yoksa taze soğan tabii ki de)
Taze Sarımsak
Tereyağı
Limon
Tuz (deniz olsun)
Zeytinyağı

ÖnCelikle saate bakıyoruz.
İnanılmAz lezzetli bir yemek yapabilmek için aslında ne kadar kısa bir süre gerektiğiNi bu sayede anlayacağız.
Sonra, derin bir nefes alıyoruz ve ne yaptığımızı düşünüyoruz.

Peki.
Olayın mantığı nedir?
Şöyle söyleyeyim... Balıklı dolma yapıyoruz, gibi. Çok bir halt değil. Bir iki trick sayesinde bir şeye benziyor. Olay bu.

Step by sTep anlatıyorum.

(Yakındır! TDK, bir şafak vakti kapımı kırıp beni götürecek. Geride gözü yaşlı bir eş, tamamlanmamış hayaller ve soğuk bir ocak kalacak. Dahi anlamındaki de'yi ayrı yazıyor olmam bile beni kurtarmayacak.)
  • Fırını ısıt.
  • Sarımsakları ve kuru soğanı minik minik doğra.
  • SOmon filetolarını 1 bilemedin 2 santimetrekarelik parçalaRa ayır. Kalın olmasınlar. Kalınlarsa ve inceltilemiyorlarsa çok küçük pArçalara ayırıp uygun hacimde kullanılabilir.
  • Frenk soğanı bulduysan onu da kısa kısa kes; yok bulaMadıysan taze soğanın yeşil kısımlarını kısa kısa... kes. evet.
  • Büyük bir yaprAğı al, tezgaha ser. İçine önce bir parça somon koy. Üstüne azcık sarımsak, azcık soğan; onların da üzerine frenk/taze soğan... Bunun üzerine azcık tuz... (Hatta koymayabilirsiniz, zira yapraklar geNelde tuzlu olur) Dört beş damla limon... Kapak niyetine bütün bu karmaşanın üzerine bir parça daha somon... Ve son olarak, minicik bir tereyağı parçası!
  • Yaprağı bohça olacak şekilde kapat.
  • Bu işlemleri sıkılana kadar tekrar et.
  • Fırın tepsisini zeytinyağıyla hafifçe yağla.
  • Bohçaları tepsinin içine diz.
  • Fırına ver.
  • Bekle.



Yaklaşık 15 dakika... Ama siz bu süreye aldanmayın. Fan yardımlı ocakta 180 derecede o kadar sürüyor. Başka fırınlarda başka başka...
En mantıklısı arada sırada fırını açıp bir çatal yardımıyla yaprakları şöyle bir dürtmek. Hafif çıtır olduklarında, hafif de üstleri esmerleştiğinde olay bitmiş demektir.
Çıkar, saatine bak, zaferle gülümse ve servisi yap!

Afiyet, şeker olsun.

Saygılarımla,
Can Toraman


---
* : Asma yaprağında levrek'ten türeme olan bu ismi oturma organımın yardımıyla ben uydurdum.

Pazar, Aralık 25, 2011

Udon Çorbası

Udon Çorbası yaptım, hanımello bayıldı. Dedi ki, "Unutursun sonra, yaz bir kenara!"


İşte o yüzden:

BASKIYI DURDURUN! ÇORBANIN NASIL YAPILDIĞINI YAZIYORUZ - NY Times Muhabiri Ziyahas İpek


Udon Nedir?

Udon kalın beyaz Japon makarnasıdır. Marketlerde satılır veya internetten sipariş edilir. Şayet Türki Cumhuriyetlerde bulamazsanız www.asianfoodgrocer.com sitesinden sipariş edebilirsiniz. ( şiping hariç 2 dolar falan)

Udon'un tatılısını bile yapan Japonlar bu meretin en çok çorbasını severler. Ramen gibi bir şey olan bu çorba vitamin deposu, sağlık kaynağı ve adeta bir antioksidan işlevindedir. (Abarth)


Malzemeler:
  • İki kişilik kadar udon makarnası (çapsal olarak: üç plastik kola kapağı kadar)
  • Bir taze soğan (boydan boya, bir tane işte)
  • Bir pıt balık bulyon (www.sefgida.com 'da var)
  • Dört çay kaşığı toz kırmızı biber
  • Dört tane acı biber turşusu (ince ve küçük olanlarından) (no pun intended)
  • Dört diş sarımsak (vampire repellant türünde olmalı)
  • Bir küçük havuç (daha en başından soyun ve şerit şerit rendeleyin)
  • İki tatlı kaşığı kurutulmuş ve hunharca paramparça edilmiş maydonoz
  • Tuz, Zeytinyağı ve de soya sosu (yanda bulunsun, anlatıcam)
  • Şöyle bir iki avuç dondurulmuş veya taze karides (ayıklanmış ve kuyruksuz olsun)


Yapılışı:

Ellerimizi yıkıyoruz, önlüğümüzü takıyoruz.
Büyük bir tencereye beş-altı bardak su koyuyoruz ve altını açıyoruz.
Ne oldu?
Su döküldü! Tamam şimdi altını kapatıyoruz ve bir daha su koyuyoruz. Bu sefer ocağı kısık-orta arası açıyoruz.
Ne oldu?
Su ısınmaya başladı.

Çok güzel.
Şimdi bu su hafif ısınınca balık bulyonu atıyoruz ve arada sırada karıştırarak bulyonu eritiyoruz.
Bulyon tarihin tozlu raflarında yerini ala dursun biz de bir yandan kesme tahtasında reklam çeker gibi artistlik hareketlerle diğer malzemelerle uğraşıyoruz.
Taze soğanı ince ince doğruyoruz. Yeşilin yoğunlukta kalan tarafı bir kenara, beyaz sert kısmı bir başka tarafa ayırıyoruz. Ayrımcılık yapıyor gibi görünebiliriz, ama olsun. Despırıt taymz, despırıt mejırz. Herkes görevini yapacak!
Sonra aynı tahtanın bir başka tarafında başlarını kopardığımız acı biber turşularını ince ince dilimliyoruz. Çekirdeklerini atmıyoruz. Bu dilimlediklerimizle beraber köşeye iteliyoruz.
Sarımsaklar!
Onları da çok ince olmamak kaydıyla dilimliyor, bir başka köşeye doğru dürtüyoruz.

Biz bunlarla uğraşırken çorbamızın suyu azcık kudurmuş olmalı. Şöyle azcık bir yağ ve azıcık tuz atarsak iyi olur; kendine gelir.
(edit: yağ hakkaten az olsun... hatta koymayın)
İkinci bir tencereye de su ısıtıcısında peşinen kaynattığımız suyu döküyor ve ocağı açıp, su tekrar kaynayana kadar üç beş saniye havaya bakıyoruz.
Kaynadı mı?
Süpper!

Şimdi udon'ları içine atıyor ve uygun bir kaşık yardımıyla arada sırada tahrik ediyoruz. Amaç, yaklaşık beş dakika boyunca udonların birbirlerine sırnaşmasına izin vermeden pişmelerini sağlamak.

Çorba suyuna dönersek...
Soğanların beyaz kısımlarına, sarımsaklara, biberlere ve havuç şeritlerine son bir kez daha bakıyor, geçirdiğimiz o acı tatlı zamanları hatırlıyor, geçmişi yad ediyoruz. Daha sonra onları ebedi istirahatlarına uğurluyor ve üzerlerine toz kırmızı biberi, maydonoz kurularını atıyor kısık ateşte hafif hafif karıştırıyoruz.

Karidesler!
Onları unutmayalım: elinizdekiler küçük karides ise daha fazla kurcalamanıza lüzum yok. Şayet benim gibi görmemişlik edip jumbo karides almışsanız onları acilen üç dört parçaya ayırın.
Elimizdeki bu karidesçikler bir iki dakikadır karışan çorbaya çok yakışacak. Atın onları. Acımayın!

Bu esnada udonlar yamuşmuş ve insan besini haline gelmiş olmalı. Ocaktan alın, süzün ve süzdüğünüz udonları bolca soğuk sudan geçirin. Suyun tazyiğini kaçırıp fazla soğutmayın, fakat tabii çok sıcak kalmaları da lüzumsuz olacaktır. Neyse işte. Bakın bir çaresine. İşiniz bitince kenarda dursunlar. Şimdi çorbaya dönüyoruz.

Çorba... Ocağın ateşini biraz arttırın ve yaklaşık yarım çay bardağı kadar soya sosunu çorbaya tatbik edin. Karıştırın.
Udonlar soğumuyor merak etmeyin. Kuduran çorbanın sesine aldırmadan yemek masasını hazırlayın. İçerdekilere ses edin. Bağımlısıysanız bir sigara yakın. Falan.

Olay bitti sayılır. Derin tabaklara udonları koyun. Üzerine bir kepçe yardımıyla çorbayı pay edin. Tencerede bir şey kalmasın.
En son olarak...
Ne kaldı?

Soğanların yeşil kısımları!

Yine artistik tavırlarla parmak uçlarınıza aldığınız bu parçaları tabakların üzerine dökün.


Afiyet Olsun!


Chéf Jan Toeu-Roughe-Mannes

Cuma, Kasım 25, 2011

Bulgaria'da Hayatta Kalmanın Yolları (Resimli Rehber)

KOMRAD!

"Where is Bulgaria?" she asked.
I said "Oh! It's somewhere between communism and 80's, in general."
-Any Visitor


Dünyanın herhangi bir yerinde “Aman Allah’ım ben nereye geldim?” diyecek kadar şaşırabilirsiniz. Kontrast denen algı vitamini her yerde mevcut. Keza Bulgaristan da durum aynı… Çok acayip, son derece enteresan bir sürü şey var ama bana sorarsanız o, “yok edici” unsur burada mevcut değil.

Farklı bir sürü şey var ama hepsi küçük küçük. Mesela Sırbistan öyle değildi. Huriler falan… Heh heh… Neyse.

Kısaca turistik bir duruşla Bulgaria…


Case Study #1: They say ‘No’ when they say ‘Yes’

Kayınpederim salonda oturuyor. Yanına gidiyorum ve “Biz markete gidiyoruz,” diyorum. Kafasını tasvip etmiyormuş gibi iki yana sallayıp bir “aha sıçtın” bakışı atıyor. Ben “Allah belanı versin damat!” demesini beklerken “tamam” diyor. Evden çıkarken kendimi tuhaf hissediyorum. Acaba niye memnun değil?

Marketten dönüyorum. Kayınpeder yine salonda. Bu sefer dizi izliyor. Diziyi biliyorum. “Çok güzel dizi,” diyorum. Kayınpeder dönüyor ve yine tatsızca kafasını iki yana sallıyor. Hayır demesini beklerken tutuyor, “Evet,” diyor.

Aman Tanrım! Yalnızca kayınpeder değil, Inna’nın arkadaşları da aynı şekilde.

Bir şey söylüyorsun. Başları hoyratça iki yana savruluyor. “Aha dövecek şimdi” diye beklerken “evet” diyorlar.

Bence poker oynamak için uygun bir yer değil. En azından rakibinizin yüzünü okumak sandığınızdan zor olabilir.

Akla gelen ilk soru: “Bir millet neden ‘evet’ derken veya bir şeyi olumlarken kafasını iki yana sallar? Şaka yapmıyorum. Bulgarların en ilginç özelliğidir bu. Kısa süreli konuşmalarda mini mindfuck’lar yaşatan vücut hareketlerinin derinden etkilemediği kimseyi görmedim.

(Hoş gerçi, dünya üzerinde “Hayır” anlamında gözlerinin beyazını gösterip kafasını geriye atan bir tek Türk’lerdir derler ya neyse.)

Case Study #2: ‘Süper’ Market

Bizim migros onlarda Kaufland…

Giriyoruz markete ve Avrupa Ekonomik Arazisi ülkelerinin işgaline tanık oluyoruz. Elbette ki Bulgaristan çok üretici bir ülke değil ama bu kadarı da olmaz dedirtecek çoklukta Kuzey Avrupa malı mevcut.

Sıkıntı bunda değil elbette; sıkıntı köşeyi dönünce.

Ta da!



Bu sadece küçük bir kısmı...

Yanlış anlaşılmasın, olay yalnızca abur cuburdan ibaret değil. Liste salçalar, turşular, makarnalar diye devam ediyor.

Bir de şu var.



(İnanması güç ama bu da Türk Malı)



Case Study #3: Soundtrack of Bulgaria

Bir fincan kahve içmeye dışarı çıkıyoruz. Yürüme mesafesinde yalnızca yayaya açık yollar; yollarda ıhlamur ağaçları; ağaçların altında da bir sürü kafe var.

Kafelerden dışarı taşan müzik tıpkı arabada dinlemeyi sevdiğimiz ‘devet devet devet’ (99.9) radyosunda çalanlar gibi.

Oturuyoruz ve en son hitler eşliğinde zamanın döngüselliğini düşünürken kahvemizi içiyoruz.

Tiziano Ferro’dan Perdono; Eiffel 65’tan I’m Blue; Era’dan Ameno;

Backtreet Boys’dan Show Me The Meaning of Being Lonely; Enrique Iglesias’dan Bailamos;

Atomic Kitten – Whole Again; Juanes – La Camisa Negra;

Robbie Williams – Angels; Metallica – Nothing Else Matters; Ricky Martin – Livin La Vida Loca…

Marc Anthony – You Sang To Me; Kylie Minogue – Can’t Get You Out of My Head…

Hayır, zaten etrafınızda görebileceğiniz bütün dekor parçaları bombeli plastiği, aliminyum doğramaları, lastik çiçekleri, tozlu camlarıyla 50’lerin, 80’lerin ve 90’ların üst üste binmiş, bütünleşmeye çalışan bir hali gibi… Bir de üstüne benim çocukluğum, bir başkasının gençliğine denk gelen ve tarihte “kayıp çağ” olarak nitelendirilen 90’ları dinlemek… Kendi içlerimizde saklı bir nostalji havasını çaresizce hissediyoruz. Kelimeler ağzımızda donuyor, eşlik ediyoruz.

Sorabilir, sorgulayabilirsiniz. Olur mu öyle şey, diye. Haklısınız.

Elbette buradaki insanlar da Jay-Z, Lady Gaga falan biliyorlar ve çalıyorlar ama... nedense... bütün dünyanın 90’larda, 2000’lerin başında dinlediklerini tercih ediyorlar. Saygı duyuyoruz.

Case Study #4: Folklorik Musiki İşleri

Dönercideyiz, döner yiyoruz. Türklerin işletiyor olması çok bir şeyi değiştirmiyor. Televizyonda Bulgar müzik kanalı açık…

Pardon Bulgar Pop-Folk kanalı…

Pardon pardon… Bulgar Softcore kanalı!

Lokmam bir ara boğazımda kalıyor. Trakya havası eşliğinde erotizmin doruklarına ulaşan sahnelerden gözlerimi ayıramıyorum. Hayır efendim tahrik falan olmadım. Bir başka mini mindfuck da burada yaşıyorum. Ney? Nasıl? derken Inna hatırlatıyor “İşte bak o bahsettiğim Çalga denen tür.”

Üstüne bir de pis pis gülümsüyor. Biliyor ambale olduğumu.

Böyle bir tür var. Klipleri fantastik, sözleri imalı…

Bir ara bir tanesini tercüme ediyor:

Vereyim mi sana,

Vereyim mi sana,

Vereyim mi sana,

Kalbimi…

Bir izleyin derim.


Case Study #5: Kıvanç Tatlıtuğ Syndrome

Vakti zamanında Türk isimleri zorla Bulgar isimlerine dönüştürüldüğünde gıkı çıkmayan bir milletin yıllar geçip de Türk dizilerini pek bir sever hale gelmesini anlamak için ciddi sosyolojik çalışmalar yapmak lazım. Kavak Yelleri falan hikâye… Küçük Sırlar neredeyse prime time’a konacak; Yaprak Dökümü herkesin aklında; Muhteşem Yüzyıl satın alınmadan önce youtube’da Bulgarca alt yazılıydı.


İsim Şehir:

Zannediyorum ‘Sovyet’ kelimesi her halde en çok mimarları irite ediyordur. Demir Perde ülkelerinin en bilindik ortak yanı işte o kaba saba bloklar, komün yaşamın arı yuvaları değil mi?



Kimse aksini iddia etmesin: Düşüncesi, düşü, ahlakı, vicdanı, temelleri veya duruşu ne olursa olsun kapitalizm kadın, komünizm erkektir.

Liberal sanat ve mimari kıvrımlara sahip ürünlerle; hadi olmasın, en azından ağzınınızın suyunu akıtan narin çizgilerle doludur. Sosyalist taraflarda ise (atıp tutmak için çok gencim ama yani Polonya'da da bulundum şimdi lütfen biraz kredi verin) binaları ve heykelleri topraktan fışkırır, erekte bir güçle dikilir.



Ayn Rand ile ilgilenmeyenler bu bölümü atlayabilir:

[[

Ayn Rand, Roark'ı tasarlarken kendi yaratabilme kapasitesinin ötesinde bir karakter tasarlamıştır.
Roark sosyalizmin de, kapitalizmin de ötesinde bir varlıktır.
Ancak Ayn Rand'ın sçtığı nokta, Roark'ın sanatının tanımı ve Roark'ın copy-paste'i olan diğer insan üstü "objektivist" karakterlerini yaratmasıdır.

Roark bireycidir, ama onun gibi dizayn edenler hep sosyalistlerdir.
Roark romanın sonlarına doğru TOKİ işine girer. Tamamdır. Doğrudur. Süper idealist bir kapitalist sistemde işte o konutlar gibi konutlarda yaşamalıdır bireyci insan... Ama gerçekte bu böyle olmamaktadır.

Roark liberaldir. Toplumcu veya altürist değildir. Bu duruş ona yakışır... Ama Atlas Silkinmeseydi her şey daha iyi olurdu...

]]


Bitti.

Dil:
Sordum, "Sizde Türkçe kelimeler varmış," diye.
Cevapladılar: "Aysiktir!"

Güldüm.
Devam ettiler: "Duvar, tavan, perde, dolap, çekmece, tamam, ama, yavaş yavaş, çeyiz..."
Turist iken, konuşurken, küfrederken, dikkatli olmalı. Papazın bile Türkçe konuştuğuna şahit oldum.
Aman diyim.


Bakıç Açısı:

Sordular, "Sizin orada kızları satmak yasal mı?" diye. Baktım yüzlerine öylece...
Devam ettiler: "veya öldürmek???"
Ama şaşırmadım.
Karısını kızını parçalayan orospu çocuklarına keyifli ceza indirimleri uygulayan adalet sistemi elbetteki elalemin maytap konusu olacaktı!



Ve Daha Neler Neler:
Sonuç olarak insan her yerde aynıydı. Sıcak yaz gününde ayranın serinlettiği yalanına Bulgarlar da kanıyordu. Öte yandan farklıydılar da. Reklam panolarında meme ucu göstermek ahlaksız bir şey değildi onlar için... Milletçe 100 liraya bir depo benzin dolduracak türden vergilendiriliyorlardı ne yazık ki... Müttefikleri sayesinde taa ne zaman "Uzaya çıkan ilk Bulgar"ları olmuştu ve biz hala Sabiha Gökçen'i tartışıyorduk. Bizim çocuklarımız içkili lokantadalar diye ailelerinden alınmaya çalışılırken onlar öğle aralarında bira içiyor, köylerinde kendi rakılarını üretiyor, şaraplarını ihrac ediyorlardı...

Geç oldu ama olsun...

Bulgaristan'a hoşgeldiniz.

Can Toraman



Salı, Temmuz 26, 2011

TC (Toraman Cumhuriyeti) Vatandaşı Olmak

Toplum Sözleşmesi

Amaç sevgili nişanlım Inna'yı Toraman Cumhuriyeti vatandaşı yapmak.
Bilirsiniz, izdivaç, nikah kıyma veya evlilik kurumu çatısı altında toplanmak olarak da söylerler...

Normal şartlar altında bunun için gereken tek şey benim imzam olan bir kağıt parçası olmalı. Öyle değil mi?

Şöyle mesela:



Yani medeni dünyada, kötü hislerinden arındırılmış bir insanlığın beşiğinde...


Benim krallığımda, cumhuriyetimde kendi kararlarım, kendi hislerim, kendi doğrularım varken benden başka bir otoriteye ne lüzum var?
Ha elbette bir de Inna'nın rızası lazım. O kadar...

Tamam, tabii... Doğru söylüyorsunuz... Devletin memuru huzurunda bir "hökümet nikahı kıymak" en güzeli...

Ama gönül ister ki ben "aldım bu kızı" diyeyim ve dünya üzerindeki bütün sanal ve gerçek otoriteler bu durumu kabul etsin.

Sorun bu.
Ben ne hissedersem hissedeyim, ben ne sözler verirsem vereyim, illa ki bu işi resmileştirmem ve bu uğurda saçma sapan labirentlerden geçmem gerekiyor.

Yani önce 'Demokrasi' sonra 'Bürokrasi'...




Kabullendiğimi düşünmeyin. Uykularım kaçıyor.
Devlet denen duruş, ister kendine Bulgaria desin, ister Türkia, ister Eskimoistan... Varlığımın teminatı gibi duruyor, tamam! Ama sanki en ufak hatamda bu varlığı yok edecek, hapsedecek, yıldıracak, yok edecek...

Anarşist değilim. Sadece devlet fobim var. Düşünsenize, milyonlarca insan bir araya geliyor, vicdanlarının nasıl işlediğini kağıda döküyor, buna kanun diyor ve daha sonra aralarından bazıları bu kağıtları yorumlayıp hakkınızda karar veriyor. Onların hoşuna gitmeyen bir şey yaptığınızda sizi ya mahkum ediyor ya da yaşamınızı sonlandırıyor.

Demokrasi kelimesinin tam anlamı da bu değil mi zaten? Milyonların karar verme hakkı... Ben bir ülkenin yüzde ellisi ile aynı vicdani değerlere sahip değilsem neden yargılanma hakkımı ona teslim ediyorum?

Devlet olma durumu gerçekten de bu... Üç kişi, beş kişi... Milyon kişi... Kanun koyucular, uygulayıcılar, güvenlik güçleri, hapishaneler.
Hadi, o devletin başında hayatının önemli bir bölümünde Rousseau (bir seferde yazabildim=) ) okumuş olan Atatürk gibi birileri olsa 'tamam!' ben varım.
Sen otoritesin, benim kabulümsün. Ama hal böyle değil ki...

'Rousseau' dediğinde yüzüne "İçki mi istiyon lan benden?" diye bakacak insanlar tarafından yönetiliyoruz.
(Yiğidi öldür hakkını yeme: İnceledim. Birkaç tanesini hariç tutalım. Bu arada... İçişleri bakanımızın 6 çocuk sahibi olduğunu biliyor muydunuz? )

E o zaman? Hata yaptığım zaman beni koruyacak, işim düştüğü zaman yardımı için el açacağım devlet mekanizması aslında bir korku treni değil de ne?
Hele ki adalet sistemi ultra yavaşken.
Yani afedersiniz, bu yazı yüzünden "devletsizliği mi savunuyorsun lan sen, devleti yok etmek mi istiyorsun," diye üzerime gelseler süper bir on senemi tutuklu yargılama ile yok edebilirler. Kimse de bir s.kim diyemez. (Örneklerini gördük.) (Bu yüzden resmi olarak diyorum ki: Dünyadaki bütün devletler var olmalı. Zaten devletler olmazsa hepimiz y.rağa yan basarız.)

Tamam açık olacağım. Toplum sözleşmesinden bahsediyorum. Soşıl kontrakt...
Zararlı bir şey değilmiş gibi duruyor. Siyasi felsefe dahilinde basit bir düşünce.
Dinle.

Toplumu oluşturan bireyler biraraya geliyor ve diyorlar ki:

"Bizi bizden koruyacak kanun ve kurallara ihtiyacımız var.
Bu kanun ve kurallar öyle olmalı ki hepimizi sınırlamalı.
Bu kanun ve kurallar öyle olmalı ki kendimize ve birbirimize vereceğimiz zararı önleyebilmeli.
Bu kanun ve kuralları hepimiz kabul etmeli ve bu sınırlamanın uygulanması için bir güç odağı belirlemeliyiz.
Bu güç odağına devlet diyeceğiz ve bu devlet bizi yönetecek."

Bu noktada devlet bir kabile reisinden ibaret de olabilir, bir kral da, bir din kurumu da, veya bir cumhuriyet senatosu da olabilir.
Toplum sözleşmesi sonucunda ortaya çıkan bu devletlik olayı esasında bir mekanizmadır. İsmi ne olursa olsun yaradılış amacı sabittir.
Bu, halka düzen sağlamak; yaşantılarına barış ve huzur getirmek adına bireysel sınırları çizmektir.
Zaten aksi olamaz. Olduğu takdirde isyan olur, çarklar tekler, makina bozulur.

Tanım bu. Ters bir şey yok. Her şey normal gözüküyor.




Derken Weber Söz Kesip Araya Girdi

State is a human community that successfully claims the monopoly of the legitimate use of physical force within given territory.

Devlet, kendi bölgesinde resmi olarak fiziksel güç kullanımı tekeline sahip olan insan topluluğudur.

Max Weber

Yani?

Yani!

Yanisi şu: Devlet sizi isterse dürter, isterse sever.
Konu dürtmekse şayet, kimse kısa vadede bir şey diyemez, kayıplarınızı telafi edemez.

Türkiye'nin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesini tanıyor olması da bir çözüm değildir. Temel haklarınız işgal edilmiş, bütün ordularınız dağıtılmış ve bedeninizin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Hak arama rotanızı AİHM'ye döndürebilmeniz için iç hukuk yollarının tamamının tükenmiş olması gerekir.
Yani: Önce süper yavaş adalet sisteminde hak ara.
Git, senelerce mahkemelerde takıl. Ömrünü tüket.
Hızlı olmayan adalet, adalet değildir. Değil mi?
Türkiye'de hak aramanın sistemli bir işkence yöntemi olduğunu şimdi değil ama ileride tarih kitapları yazacak.

Peki ya isyanım neye?

Inna'nın sınır dışı edilmesine.




Bir Kanun Kaçağıyla Evlenmek

Neyse... Çok dağıldık.
Konumuza dönelim.

Devletle şu güne kadar pek bir sıkıntım olmadı.
Taa ki geçtiğimiz pazara kadar.

3 senedir böyle.
Inna'nın memleketi olan Yambol'a gidebilmemiz için Edirne'ye gideriz. Orada terminalden babası alır ve 5-10 dakikada sınırı geçip 1 saat uzaklıktaki Yambol şehrine ulaşırız.
Olay bundan ibaret yani.

Ancak bu sefer sınırı 5-10 dakikada geçemedik. Türkiye Cumhuriyeti giderayak Inna'ya güzel bir kazık attı.

Tam Türkiye'yi terk ederken sınır kapımızda öğrendik ki Inna'nın oturma izni 30 Haziran'da bitmiş, 15 günlük serbest durma süresini de 9 gün ile aşmış.

(Bu arada oturma iznine dikkat çekmek istiyorum. 30 Haziran. Diplomalar 3 Temmuzda verildi. Yani devlet diyor ki, 'hiiç yüksek lisansla falan uğraşmaya kalkma, önce bir Türkiye'den çık, sonra ne yapıyorsan yap.' Fransa'da yaşayan Türkiye'li kuzenime Fransız devleti kira yardımı yapıyordu. Niye? Sırf Fransa bilim ve kültürüne katkı sağlıyor diye...)


Esasında sorun yok. Bu gibi durumlar çok olur. Bırakırsın geçer giderler. Inna'nın babası vakt-i zamanında defalarca yaşamış bu durumu. Sonuç olarak okumaya gelmiş bir genç kız bu. Şüpheli tavırlarıyla dikkat çeken, bilmem hangi diktatöryadan gelme Afrika'lı değil. Üstüne üstlük bu ülkeye vizesiz girebileceği, her girdiğinde 90 gün boyunca istediği gibi takılabileceği bir ülkeden geliyor.

Ama sınırdaki polis amca adeta düşman milletlerin ajanını saptamış gibi gururluydu. Cezayı tespit ederken kanunlara sarılmıştı. Ben "Ama yapmayın," dedikçe "Ama kanun bu," diyordu.

Arada "nerede okuyorsun," diye sormuş. "ODTÜ," cevabını alınca da büsbütün bozulmuştu. Kafasını sallayıp, yazıklar olsun dercesine işine dönmüş, ceza listesinden 9 gün değil de 10 günlük cezanın uygun olacağına karar vermişti.

9 gün aşma ile 10 gün aşma arasında bir fark vardı elbette ve o kanunlara çok saygılı polis memuru keyfince cezamızı arttırmıştı. Üstüne üstlük bunu, yanındaki diğer memurun kendisini sesli olarak uyarmasına rağmen yapmıştı!

400 lira cezası hiç sorun değil. O parayı cebimizden çıkarıp vermemiz 1,5 saniye sürer.
Sorun "Bir de 30 gün Türkiye'ye giriş yasağınız var," denmesi.

Devletlik hali budur işte. Keyfidir, çıkarcıdır...
Kim bilir neler geçer o sınırdan... Hep söylenir. Şu ilaçlar, bu içkiler, o uyuşturucular... Daha da fenası Habur'da teröriste kırmızı halı sermedikleri kalmışken Inna eli kanlı bir cani kadar olamaz.

O gün devletin polisi, yani devlet, Inna gibi akademik olarak başarılı, tanıdığım herkesten daha Atatürkçü ve üstüne üstlük Türk soylu birisini 30 günlüğüne bu ülkeyi yasakladı.

Çok büyük bir kayıp değil. İşlerimizi biraz sıkıştırdı. Bir şekilde hallederiz.

Ama devletin bu ihaneti... Paha biçilemez.

Cumartesi, Haziran 11, 2011

Inna Zlatimirova Yaneva'dan

Dün gece pek rahat uyuyamadım. Zaten akşamdan kafam bozulmuştu. Sabaha kadar türlü türlü kabuslarda bir şeylerden kaçıp, birileriyle uğraşıp durdum.
Bir ara susamışım, kalktım.
Uykunun neresinde olduğumu bilmesem de çok geç olduğunun farkındayım.
Inna yanımda değil, salonda bir şeylerle uğraşıyordu.
-
Sabah rutinimden sonra Facebook'ta Inna'nın sabaha karşı neyle uğraştığını gördüm. Ürperdim.

Buyrun...


GELDİĞİM ÜLKE BU DEĞİL

by Inna Zlatimirova Yaneva on Saturday, June 11, 2011 at 4:53am

2007 yılında, 23 Temmuz günü Marmaris’te sahilde otururken, ‘muhalefet’ gazetelerden bir tanesinin ilk sayfasına bakıyordum. Sinirime hakim olamayıp “Kim ya bu oy veren insanlar?! Yoktur öyle bir şey! Bunu da görecektik. Sandık yakacaksan bari tutarlı bir sayıyı yaksaydın!” diyerek masadaki arkadaşlarımla uzun süren bir tartışma başlatmış oldum.

Her birine hangi partiye oy verdiklerini sorduğumda ise aralarından biri “AKP” diye cevap verince nedenini söylemesini istedim.

Cevap: “Çünkü AKP ekonomimizi düzeltti. Çünkü çok demokratik.”

Şimdi görsem onu şunu sorarım: “Özgürlük tanımını da düzeltti, beğendin mi?”

-----

Ben bir Bulgaistan vatandaşıyım. Aslen babam bir Bulgar annemse bir Bulgaristan Türkü.

On bir yaşımdayken Türkiye’ye geldim.

Gelmeden önce bu ülkenin demokratik değil, İslamist diktatörlük olduğunu zannederdim.

Atatürk kim bilmezdim.

Türk halkı yobazdır zannederdim.

Kadınların kara çarşaflı, baskı altında bir yaşantı sürdürdüklerini düşünürdüm...

Yıl 1999, İzmir’e geldik.

Bir de ne göreyim: Türkiye hiç zannettiğim gibi bir yer değilmiş meğer.

Zamanla sevdim memleketi.

Zamanla tanıdım Atatürk’ü.

Zamanla benimsedim halkı.

Zamanla sahiplendim Türkiye’me!

Ben - bir Bulgaristan vatandaşı – sahiplendim Türkiye’ye.

“Ne Mutlu Türküm Diyene!” sözleri zihnimde yankılanırken, kalbimde sevinçle, gururla sevdim dört bir yanını, sevdim insanını, türküsünü, doğasını, tarihini bu ülkenin.

Gözyaşı döktüm her 10 Kasım’da.

Gözyaşı döktüm her 30 Ağustos’ta.

Ezberledim İstiklal Marşını, Atatürk’ün Gençliğe Hitabesini.

Gururla baktım hep Türk bayrağına.

İstanbul boğazından her geçtiğimde gözümden akardı bir gözyaşı bakınca güzelim Istanbul’a...

---

Yıl 2002, aylardan Kasım oldu.

AKP iktidara geldi. Beraberinde farklı bir Türkiye geldi.

Yıl 2007 oldu.

Daha da farklı bir Türkiye geliyormuş meğer.

Yıl 2008.

‘Hepimiz’ ekranların başında, güzel bir haber bekliyorduk.

Gelmedi.

Yargıyı sorguladık.

Sorgulamaya da devam ettik.

Şimdi yıl 2011 olmuş.

Ağlıyorum.

Ağlıyorum ama bu sefer sebep farklı.

Ağlıyorum, can veriyor Türkiye diye.

Kızıyorum, zincirler takılmış bize bizden habersizce diye.

Cumhurriyetçilik, Milliyetçilik, Halkçılık, Laiklik, Devletçilik, Devrimcilik.

Hangi biri kaldı soruyorum sana Türkiye!

Medyan susturuluyor; internetine filtreler geliyor;

yazarların, askerlerin hapislerde çürüyor; öğrencilerin coplarla dövülüyor;

işçileri işsizlikle savaşıyor; halkın açlıktan ölüyor;

kadınların tacizlere, çocukların eğitimde haksızlığa, azınlıkların ayrımcılığa uğuruyor;

terör sarmış dört bir yanını; yabancı semaye satın almış her şeyini.

Daha nice ‘hastalık’ bulaşmış sana Türkiye.

Daha kaç tane olması gerekecek?

Daha ne yaşamalısın ki “Yeter!” diyesin?

Yıl 2011 olmuş.

Korkuyorum.

Bekliyorum.

Buraya gelmeden önce bildiğim o hayali Türkiye gerçek oluyor gün geçtikçe.

Belki bir kurtuluş vardır diye bekliyorum, umut ediyorum.

Zaten bize ancak beklemek kalır.

Perşembe, Haziran 09, 2011

Mürekkep Lekesi




Rorschach'ın Günlüğü,

12 Ekim 1985,
Sabah sokakta köpek leşi,
patlamış karnı üzerinde tekerlek izleri.
Bu şehir benden korkuyor. Onun gerçek yüzünü gördüm.

Sokaklar lağımların devamı ve lağımlar kanla dolu. En sonunda giderler pıhtıyla kaplandığında, bütün sıçanlar boğulacak.
Seks ve cinayetlerinin birikmiş pislikleri bellerine kadar köpürecek ve bütün fahişeler ve politikacılar yukarı bakıp "Kurtar bizi!" diye bağıracak...

...ve ben de aşağıya bakıp fısıldayacağım: "Hayır."


-----

Who Watches The Watchmen?


1. Filminin romanı kadar güzel olduğu az eser vardır.

2. Gönül rahatlığıyla roman denebilecek de az sayıda çizgi roman...

Watchmen işte böyle bir yapıt. Çizgi romanı okuduktan sonra filmine baktığınızda ustaca ve zekice uyarlandığını görüyorsunuz. Çünkü Watchmen 'bunu' hak ediyor, daha azını değil.
Filtreler, ışıklandırma, açılar, kostümler, müzikler... destansı! Çizgi romanda ne görüyorsanız onu size bir sinema filmi halinde vermek için ellerinden geleni yapmışlar. Romanın her bir bölümün sonunda yer alan, geçmişe ışık tutan birkaç sayfalık düz yazı bölümleri bile sinematik beceriyle sahnelenerek filmin içine gömülmüş.

Watchmen kara mizah ile yıkanmış sarsıcı bir edebi bütünlük... Ne çocuklara ne de naiflere göre.
Yazarı Alan Moore'un diğer bir önemli eserinin de V for Vendetta olduğunu hatırlatmakta fayda var.




Ana hikaye 1985 yılında geçiyor. Arkaplanda ise soğuk savaş döneminde Sovyetler Birliği ve Amerika arasındaki gergin çağın karanlık bir yansıması var. Kostümlü kahramanlar mevcut ancak bir tanesi haricinde hiçbirinin süper gücü yok.
Süper güçleri olmayan kahramanlarla ilgili biraz politik, biraz yargılayıcı bir masal yani. Kişisel çıkmazlar, travmalar, toplumun ve toplumsal figürlerin karanlık yüzüne yoğunlaşan, acımasızca eleştiren ve bu amaç doğrultusunda da zaman zaman midenizi kaldırmaktan çekinmeyen bir eser.
Yani bizimkiler biraz sembolizmden anlasalar tam yasaklanmalık bir kitap!!!


Watchmen bin defa okunur, bin defa izlenir... Watchmen karakterlerinden Rorschach ise bin bir defa.



Siyah ve Beyaz

Yüzyılın 'Arıza' karakterleri arasında liste başı olmaya aday bir kahraman. Birinci derece cinayetten aranıyor. Aranmasa şaşarsınız. Ancak okudukça veya izledikçe her hareketine hak veriyorsunuz. Rorschach'ın bulunduğu karanlık dünyada Rorschach'ın gözlerinden baktığınızda yargılanması gereken tek bir şey varsa, o da Naiflik. Rorschach'ın doğrularına göre iyi bir insan kötüleri katletmeden yaşıyorsa o kişi gerçekte iyi değildir. İkiyüzlüdür, şerefsizdir.

Hayat kapkara... Walter Kovacs, yani Rorschach umutsuz.
İnsanlık onu hayal kırıklığına uğratmış. Ama o yine de savaşıyor. Ona göre her şey uçlarda. Ya siyah ya da beyaz... 16 yaşındayken o meşhur mürekkep testi şeklindeki maskesini edinme hikayesi var.
Genç Walter vasıfsız eleman olarak bir tekstil firmasında çalışıyor. Bir ara önüne iki doku arasında akan renklere sahip o meşhur kumaş geliyor. İtalyan genç bir kızın siparişi, bir elbise... Ancak kız elbiseyi teslim almamış. Çirkin bulmuş. Walter Kovacs "Yanlış," diyor. "Hiç de çirkin değil. Siyah ve beyaz hareket ediyor. Şekli değişiyor. Ama karışmıyor. Hiç gri yok. Çok ama çok güzel."
Gençlik dönemleri için 'yufka yürekliydim,' dese de hamuru böyle. Rorschach için gri yok. Sadece siyah ve beyaz var.



Kumaşı alan Kovacs eve götürüyor, biraz kurcalayıp bırakıyor. Kumaşı bir yerlerde unutuyor.
Daha sonra iki yıl geçiyor ve haberlerde İtalyan kızın ismini görüyor. Kitty Genovese... Apartmanının önünde saldırıya uğramış, tecavüz edilmiş ve öldürülmüş.
Haberin detaylarında yaklaşık kırk komşusunun Kitty'nin çığlıklarını duyduğu ancak bu duruma karşı bir şey yapmadıklarını, polisleri aramaya tenezzül etmediklerini yazıyor. Kitty yok edildiği sıralarda komşularının umursamazlığı öyle bir boyuttaymış ki bazısı aşağıda olan biteni izlemiş bile...
Hiçbir şey yapmadan izlemiş...
Bunu öğrenen Kovacs insanların iki yüzlülüğünü görüyor ve insanlığından utanıyor. Eve gidiyor ve kumaşı bulup kendine aynada bakabileceği bir yüz yapıyor.

Utanç daha iyi anlatılabilir mi? Veya insanlık onurunun yükü?


Walter Kovacs başta yalnızca maskeli bir kahramanken daha sonra trajik bir biçimde Rorschach'a dönüşüyor.

Bir gün küçük bir kız çocuğu zengin bir aileden geldiği sanılıp kaçırılıyor. Kötü bir hata. Fidye bile istenmiyor. Kovacs kızın ailesine söz veriyor. Karanlık insanları sorguluyor ve canlarını yakıyor. 14 kişiyi kim bilir ne halde bırakıyor. 15incisi şakıyor.

Adres.
Kovacs oraya gidiyor ancak görünürde bir şey yok. Arka bahçede iki köpek birkaç kemik için kavga ediyor. Kovacs etrafı iyice arıyor. Sobada küçük kızın kıyafetini, tezgahta derin kesikleri ve kanı, bir dolapta da kasap bıçaklarını buluyor. Köpeklere dikkatle bakınca uğruna savaştıkları şeyin küçük bir uyluk kemiği olduğunu görüyor.
Rorschach, Walter Kovacs'ın o gün o küçük kızla beraber öldüğünü söylüyor. Kovacs bambaşka bir insana dönüşüyor.
Rorschach sorumlu iti bekliyor. Eve geldiğinde köpeklerinin cesetlerini camlardan üzerine atıp herifi terörize ediyor. Daha sonra içeri girip hesabını kesiyor. Filmde itin kafasına satırla defalarca vuruyor. Çizgi romanda ise adamı bir odaya kelepçeliyor ve önüne ince bir et testeresi atıyor. Odaya kerosen döküyor ve yakıp çıkıyor.
Testere filminden önce yazılmış bu sahne, unutmayın. Adam ya bileğini kesecek ya da yanacak.
Rorschach dışarıdan izliyor. Odadan çıkan olmuyor. İt yanarak ölüyor.
Bütün bu sahneyi böyle renkli anlatmamın bir sebebi var: Rorschach'ın psikiyatrına söylediklerinin anlaşılması.

"Varlık tesadüfi. Uzun uzun bakıp hayal etmemize rağmen hiçbir deseni yok. Üzerine ne yüklemeye çalışırsak çalışalım hiçbir anlamı yok.
Bu dümensiz dünya şaibeli metafiziksel güçler tarafından şekillendirilmedi. Çocukları öldüren Tanrı değil. Onları kesip doğrayan kader değil. Ya da onları köpeklere yediren yazgı değil.
Biziz.
Yalnızca biziz."




Asabi, şiddet yanlısı, doğrucu, pragmatist, onurlu bir anti-kahraman... Siyah tarafı Nihilist, beyaz tarafı ise Hümanist. Arada hiçbir şey yok... Bu yüzden acıklı bir şarkı gibi.

Rorschach'ın adaletini izlerken kimi insanın aldığı hazzın psikoanalizini yapmak hiç de zor değil.
Rorschach hapiste. Mahkumların yarısı belki de onun yüzünden içeri tıkılmış. İlk gün yemek sırasında bekliyor. Şerefsizin birisi arkadan yaklaşıyor. Sözlü taciz... "Sen dışarıda pek bir ünlüsün, ben de burada ünlüyüm Rorschach! Dur sana imzamı vereyim." Elinde bir şiş beliriyor. Saplayacak...
Rorschach güçlü kötülerin ortasında kapana kısılmış iyi bir ruh. Sen mesela. Çocukken veya gençken kötü yürekli birileri tarafından kıstırıldıysanız anlamışsındır. Hiçbir günahı olmayan kişinin haksızca taciz edilmesi ve hatta yaralanması...
Rorschach elindeki çelik tepsiyle şişi engelliyor, önündeki camı kırıyor, fritöz yağını şerefsizin kafasına boca ediyor. Adamın yanan yüzünü görüyor, çığlıklarını duyuyor ve rahatlıyoruz.

Analiz: Güç gösterisi. Hayatına veya vücut bütünlüğüne karşı potansiyel tehditlerin şiddet kullanılarak yok edilmesi. Diğer avcıların bilinçaltına kaydedilen "Ben tehlikeliyim," imajı. Onlara bir uyarı.
Zaten Rorschach sahnenin sonunda bağırıyor. "UNUTMAYIN BEN SİZİNLE KAPANA KISILMADIM! SİZ BENİMLE KAPANA KISILDINIZ!"
Pek çok iyi insanın ıslak rüyası... Rorschach gibi güçlü olmak değil sadece... Hem onun kadar güçlü olmak hem de korkusuz ve kararlı olmak!
Çünkü Rorschach affetmiyor. Kötü, cezasını en ağır biçimde çekiyor. Bunu arzuluyoruz, çünkü kötü bir dünyada yaşıyoruz. İyi bir insan olmanın ödülünü almıyor, çoğunlukla cezasını çekiyoruz. Ve gün geliyor iyi olmak yorucu oluyor.
Hal böyleyken Rorschach'ın kırdığı her kemiğin sesi kulağımıza tatlı bir rüzgarın fısıltısı, çakılları yuvarlayan dalgaların sesi gibi geliyor.

Rorschach ben de dahil olmak üzere bir kısım insan tarafından çok seviliyor. Çünkü onun hükümleri hukuk felsefesinin ötesinde yer alıyor.
Gerçekte adalet böyle sağlanmaz... sağlanamaz.
Ama iyi insanların hayallerinde bu hep böyledir. Çünkü her şeyin bir bedeli vardır. İyiliğin bile...




Güzel bir Rorschach kolajı için...

Salı, Haziran 07, 2011

Bir Sana Bir De Osaka Şafağına Hasretim

Tek Rakibim JAL!* (*cepıniz eer laynz)

Bunlar Dekatora.
Etimolojisini açıklamak istediğimde o eski fıkra geliyor aklıma.
[90'larda dikkatli bir çocuk veya genç değildiyseniz bu fıkranın bir kısmını anlamayacaksınız. Sayfa 79'a devam edin. (hah!) ]
Sene 1990. Temel Amerika'dan dönüyormuş, onu havaalanında karşılasın diye Dursun'u aramış. Tabii o dönemlerde hatlar bugünkü gibi değil. Telefon uzunca bir süre bağlanamamış; bağlandığında da cızırtılı, ekolu rezalet bir irtibat olmuş. Sesler duyulmuyor, söyledikleri anlaşılmıyormuş. Neyse. Dursun sormuş, "Temel hangi firmayla geliyorsun?"
Temel de cevaplamış "Pan Am!" Dursun duymadığı için, bağırmış, "Nee?" Temel yeniden seslenmiş "PAN AM!" Dursun anlamamış "Ney ney?" Temel bağırmış bu sefer "PAN AM!" Dursun isyan etmiş, "Temel anlamıyorum, kodla da söyle şunu!" Temel sinirlenmiş tabii; avaz avaz bağırmış: "Panda'nın Pan'ı. Ananın...-"

Dekatora: Dekarosyon'un dekası, Torakku'nun Torası. Torakku bildiğin kamyon. Japon kamyon şoförlerinin hepsi olmasa da bir kısmı böyle araçlarla japon karayollarında direksiyon sallıyor. Krom kaplı aparatlar ve süsler, yüzlerce renkli LED, airbrush resimler... Şöyle bir iç geçirip "Japon'un kamyoncusu bile bir başka yahu!" diyebilirsiniz. Merak etmeyin, bu sizi kesinlikle vatan haini veyahut ecnebi özentisi kılmayacaktır. Çünkü göz var, izan var. Japon kamyoncusunun ekmek teknesini farklı dekore ettiği bir gerçek.
Bizimkilerden daha mı iyi peki? Daha mı güzeller? Onun cevabı burada değil, şahsınızda gizli! Yani siz ne derseniz o.
Ama tutup da işi "Sanat eseri lan bunlar!" boyutlarına taşımamak lazım. Haksızlıktır. Düzenbazlıktır.


Algıda Günahkarlık... Ama neden?

Çok sık yapılıyor. Yani... 'Sanatı elitlerin hegemonyasından kurtaracağız,' diye çok canlar yakılıyor.
Ota boka sanat denmesinden bahsediyorum. Genel kanı çerçevesinde kabul görmemesi muhtemel olan bir obje alınıyor; alkışlanıyor ve sonra da alkışlatılıyor. Sanki çok möhim bir kelimeymiş gibi "İşte san'at" deniliyor. (bkz. Kelimenin içini boşaltma)

Amaç belli.

Tamam. Muhalif olacağım, aykırı olacağım diyebilirsiniz. Hepimiz o fazdan geçtik veya geçiyoruz... Ama bunun için yerlere yatmaya gerek yok. Ayakta da aykırı olabilirsiniz.

Sanat nedir falan diye sormuyorum hem ayrıca.
Sanat tarihi hocasına veya neo-bişey akımına mensup sanatçıya sorsanız birbirinden farklı ama aynı derecede sinir bozucu cevaplar alırsınız. Herkesin kendine göre kriterleri var.
Kabul.
Ama ya sınırınız?

En aşağı neyi takdir edeceksiniz?

En çirkin neye "Bu değil ama!" diyeceksiniz?



Dur hele! Saykıdelik Rak Açıyorum...


Bana sorarsanız, kamyon dekorasyonu denen şeyin sanat ile bir alakası olamaz. Ne burada, ne Japonya'da! İşte bu yüzden de kamyonuna yazılar yazan, dere tepe resimleri çizdiren veya fütüristik ekipmanlar ekleten kişinin yaptığına "kötü sanat" veya kitsch veya başka bir halt diyemeyiz.

Yine bana sorarsanız, bu şeyler güzeldir. Sanat adına değil, varlık amaçları adına... Renkli, farklı, bir amaç için var olan, içindekinin ruh halini yansıtan şeyler...

Büyük sözler bunlar, beylik denen cinsten. Yani sanat adına... Ağzıma yakışır mı? Sanatın evrenselliğinden falan bahseden, umuda ve estetik inancına sahip olan onca insanın karşısında söylemek kolay mı?

Soruyorum:
Simsiyah tuvale sanat diyen modern sanat simsarı kadar korkunç değil mi kamyon şasisine iki tane oya koyulmasını yücelten Çakma Anadolu Hipster'i?

Dur. Olayı basitleştiriyorum.

Koyu kızıl duvarlar, ahşap dokusu ile tıklım tıkış bir kafedeyiz. Duvarlarda ergen Hollywood filmlerine ait afişler, sarkastik ihtarlar, isyankar manifestolar var. Sigara dumanı havada asılı kalmış, kıpırdamadan duran bir bulut. Gürültülü insanlar. Kadife ceketler. Sakallar. Kahve bardakları bir dudağa bir masaya değiyor.
Adam diyor ki "İnsanın yaptığı her şey sanat. Simitçinin ıslıkla çaldığı türkü bile! Birisi, bir diğerinden daha önemli olamaz."
Sonra Pink Floyd'dan bir şeyler çalıyor. Adam dinlerken kendinden geçiyor. "Ee abi," diyorsun. "Bu da sanat o da sanat değil mi?"
Tereddüt etmeden "Evet," diyor adam.
"David Gilmour sana o hazzı yaşatmak için 'bir hayat' tüketti. Bir şeyler yaşadı. Bir şeyler yaşattı. Parçalandı, birleşti. Kırdı, kırıldı. Maddeler kullandı. Belki birkaç defa ölümün kıyısından döndü. Düşündü, düşledi. Sonra senin dizlerini titreten o şarkıları yazdı. Ve sen şimdi diyorsun ki, simitçinin içli ıslığı ile Comfortably Numb aynı şey. İkisi de san'at. İkisi de yaratımın bir ürünü. İkisi de insani açıdan aynı kıymette. Öyle mi?"
Adam yutkunuyor, ağzını açacak gibi oluyor.
"Biliyorum. Sanat diye tanımladığın bir şeyin illa ki güzel olmasına lüzum yok. Asıl olay ne biliyor musun? Sanat diye bir şey yok. Yani o sanat, bu sanat... Bunlar yalan.
Ama bir anlığına evrenin biraz daha anlamlı bir yer olduğunu, bir anlığına yaşamlarımızın bir kıymeti olduğu yalanına inanırsak... Sence de o kelimeye ihtiyacımız yok mu? Yani madem yalan söylüyoruz bari bu yalanlara bazı kıstaslar getirelim. Mesela anlamsız bütün insan üretimlerine sanat diyelim. Hah işte... Burada aynı anda konuşuyoruz. Fakat ben bir noktayı reddediyorum. Her şey olmamalı. Çünkü biz insanlar bu kelimeyi bir onur nişanı olarak, bir yüceltme sembolü olarak kullanıyoruz. Ben içli ıslık türküsünü yüceltmek istemiyorum. Çünkü bir skim emek yok o işte. Ne zihinsel ne de fiziksel olarak. Ayrıca bir skim arkaplan da yok o işte. Yani, hangi bütünün parçası o, diye sorsam cevap bulamam. Hah işte Sanat sanat diye destursuz anılmasın dediğim kelam da bu! Birileri hayatını bu işe adıyor, bir şeyler üretiyor... Kelimeleri, notaları, çamuru alıyor, anlam oluşturacak şekilde birbirine bağlıyor. Üretim evrim geçiriyor; sudan karaya çıkıyor... Anlamlar değişiyor, derinleşiyor, bazen basitleşiyor ama hiçbir zaman birikimini yitirmiyor. Bu süreçte organizmalar tarafından milyarlarca kilo kalori enerji harcanıyor... Eser böyle oluyor. Sanat bu oluyor.
Buralara yaz günü kar yağıyor canım, ölene kadar seni bekleyemem, değil yani. Anladın mı?"

Sessizlik.

Kimse bir şey söylemiyor.
Tam o esnada internette bir video dolaşmaya başlıyor. Serdar Ortaç konser kaydı. Another Brick In The Wall'u söylüyor.
Aynı anda Şili'de bir yanardağ patlıyor. Depremler. Tayfunlar. Kasırgalar. Viral reklamlar.

Derken birisi çıkıyor ve tüküre tüküre konuşuyor:
"Sanatçı kamyon şoförlerini seviyorum. Japonları da. Bizimkilerin atası pehlivan, bunların samuray, ne farkı var? 'Arıza Geni' bütün memleketlerde ortak değil mi hacı?"


- dedi Can Toraman Torakku